DOLAR

44,7236$% 0.07

EURO

52,6761% 0.11

GRAM ALTIN

6.844,03%0,46

a

Giresun Merkez Okçu Karyesi Halk İnanışlarında Eski Temsil 13 Mart Gün Gecesi & Ay Yenisi/ Fatma CİVELEKOĞLU GEÇER

GİRESUN MERKEZ OKÇU KARYESİ

HALK İNANIŞLARINDA

ESKİ TEMSİL 13 MART GÜN GECESİ & AY YENİSİ

Okula gittiğim vakitle, günlerin ve ayların anlamı eşdeğerken mevsimler gelip geçiyor mu diye takip etmezdim. Kışın şehirde, yazın da köyde yaşardım. Büyüklerimiz, aile usluları nereye giderse ben de oraya giderdim. Bahçede yapılacak iş varsa köye, okullar açılmışsa şehre gelirdim. Konar halimiz çook eskilere, göçer halimiz yeni zamana dayanırdı. Rengârenk, safi, cıvıl cıvıl sesi olmasaydı köysüz, köyüm olmadığında şehirsiz kalırdım. İrili ufaklı taşları dere sesiyle, kuru bir dalı ağacıyla, obuzu akarıyla, mektebi imam-hocasıyla, rüzgârı ise enine boyuna estiğinde neler yapabildiğini hep köyümde öğrenmiştim.

Köy yaşamında çalışmak gayet olağandı. Kalabalık ailem de her çocuğa ayrı orak yaptırılır, orak sayısı kadar da kerinti olurdu. Yaşlarımız dokuz, onbir, onüç, onbeş de olsa dur durak bilmeden çabalardık. “Bağımız, bahçemiz yağışlardan, kardan etkilenmiş mi?” Diye yaz aylarından daha önceleri de köye gider, etraftan haber alırdık. Böylesi bir akşamüstü yine köye gelmiştik. Sabah olduğunda kahvaltı hazırlayan annem, sofranın üzerine siniyi koyar koymaz koşar adım etrafına dizilmiştik. Sininin sesi bir tür çağrıydı, dili yoktu sesi vardı. Duyduğun an sofrada bulunmak zorundaydın. Dört kardeş, sesimizi çıkarmadan dizlerimizin üzerine oturup sofra düzeninde yerimizi almıştık. O esnada babam, anneme: “bu gece ay yenisi. Çocukları bahçeye gönder, dere boyu paldırları güzelce temizlesinler, söküleni söksünler. Tertemiz çiçek gibi yapsınlar” dediğini duymuştuk. Babamın: “ay yenisi” dediği ayın yenisinin ne anlama geldiğini bilmezdik. Kahvaltımızı bitirir bitirmez bahçe kıyafetlerimizi giyip orak ve kerintilerle yola çıkmıştık.

Hava sisliydi. Yolun az ötesi görünmez durumdaydı. Karşı taraftan biri gelse bizi göremiyor, bizde onu göremiyorduk. Fantastik bir diyarın sisleri içinde yürüyor o an bir ressam bizi resmetse yürümüyor gibiydik. Adımlarımıza sis dolanıyordu. Her yanımızı dumanların sardığı yolda soğuktan ellerimiz kızarıyor, soluğumuz sise karışıyordu. Bir nevi duman renkli bulut çocuklar olmuştuk. On beş dakika boyunca yürüdük. Araba yolunun son bulduğu Çardakyan mevkiine varmıştık. Burada bir evimiz daha vardı. 79 lu yıllarda temeli atılmış, ahır katının duvarları örülmüş fakat üstü açık gene öylece kalmış aradan seneler geçtikten sonra kalan yerleri yapılmıştı. Uzun seneler depo olarak kullanılan evin saçak hizasından ilerleyerek daban yoluna, oradan da bahçeye varmış dereye doğru yürümüştük. Attığımız her adım su sesine bizi daha çok yaklaştırıyor, git gide gürleşiyor, suyun yükselmesiyle derenin taşları görünmüyordu. Eğimli arazinin set sırası sona erdiğinde, dereyle arasında kalan bu boş alana babam: “bahçe eteği, etek boyu, dere boyu” diyordu. Bahçemizin sınırı akan su demekti. Belli ki biz köyde değilken, yağan karlar erimiş toprak hennik (yumuşak) olmuş bastığımızda içe göçüyordu. Dimdik yerde sağlam şekilde yere basmadan hareket edemezdik. Kardeşlerim bir ayak boyu kara lastikleriyle, pekiştiğinden emin olana değin toprağa iyice bastırıp küçük basamaklar yapar, onların peşi sıra ben de doğal izli merdivenden yürürdüm.

Buralara ne gübre saçılmış ne de hayvan kemresi dökülmüş Allah’ına terk edilmişti. Her Allah’ına terk edilen keşke böyle gürleşseydi! Bahçe eteklerin serin yerinde büyüyen yabani bitkiler, güneşli alanı görene değin boylarını hayli uzatmıştı. Otların şahlandığı izve yeri, soğuk sisler arasında tertemiz yapmaya gelmiştik. Derenin karşı geçesi (tarafı) dedemin bi tekçe kız kardeşi büyük halamıza aitti. Biz daha bahçeye varmamışken meğer halam kendi bahçesini temizlemeye gelmiş; bizi görünce de çok sevinmişti. Orta boyu, güleç yüzüyle, kirintisi elinde yanımıza gelip her birimizi kucaklamıştı. Şen-şakrak halimizle birlikte, böğürtlen ile melevcen dikenlerini, ereltileri, galdirikleri, sırganları bi gıydan (bir kenardan) biçerek çalışmaya başlamıştık. O günün şartlarında melevcen, galdirik ve sırgan bitkilerin pişirildiğini, pişirilmişse de yemek olarak yemediğimizi, herhalde babamın yeşillik yemiyor oluşundan dolayı pişirilmesine de izin vermemesi, gizlice pişirilse bile sadece annemin git-gel tek başına yiyişi gibi türlü nedenlerden, kadir kıymet bilmeden kesip doğramıştık. Sanılır ki bahçemize musallat olan bu yabaniler birer düşmandı.

Biçtikten sonra arkamızda kalan temiz yerlerin köklerini söküyorduk. Sırganın kökü yumuşak toprakta bazen yukarı bazen de aşağı gidiyor patır patır kolayca sökülüyor, dört bir yanı sarmış hâkimiyetini kurmuşa benziyor, toprağın hennik olması ise işimizi kolaylaştırıyordu. Annemin: “en iyi toprakta” yetiştiğini söylediği sırganlardan iz kalmamıştı. Aslında bizi en çok zorlayan melevcen olmuştu. Kökü esnek değil, kuru çalıya benzese de canlıydı. Rengi ne tam sarı ne de bembeyazdı. Sıkı sıkıya toprağı boğarak tutunmuş kök salmıştı. Dibinden yukarı doğru çeker çekmez de diğer uzantıları topraktan çıkmamış halde hemen kopuyordu. Kazma bu işe daha uygundu fakat kazma getirmeyi unutmuştuk. Eynimdeki kazağın kollarını aşağı çekip uzattım, uzattığım uçları avuç içime birleyip eldiven gibi yaparak müggem (muhkem) kökü kopmasın diye yavaşça çeke çeke söküleni söktüm, sökülmeyeni de toprağın içinde bıraktım. Böğürtlen dikeni dere boyunun ehalı (verimli) toprağında yapraklarını tas gibi büyütmüş yemişleri olsaydı bile biz yiyemeden gölgesinde çürürdü. Gövdesi açık kahverengi, yaprağı koyu yeşildi. Onu sökmek melevcen tikenini sökmek kadar zorlayıcı olmamıştı. Ereltinin kökü yumruydu. Kestiğimde patates kabuğu soyuyorum gibi hissetmiştim. Çiçek evlerinde demet halinde, buketleri süslemek için kullanıldığını gördüğümde hayli şaşırmış ne büyük nimetlere sahip olduğumuzu o yıllarda babama anlatmayı göz kestiremezdik. Büyükbaş hayvanların yemediği bazı otların kökünü sökmez; hâlihazır da sökülenleri de: “olduğu yerde tekrar yeşermesin” diye, taşlık bir alana veya yakında bulunan ağacın dallarına koyup uçları havada kalırdı.

Bizden aşağı tarafta kardeşlerim şaka-cımbış, güle oynaya çalışıyorlarken halamla ben yan yanaydık. Bugüne ve yaptığımız işlere dair merak ettiğim soruları sorarak: “Hala, bu geceye niçin Ay Yenisi deniliyor?” Halam: “Eski temsil kızım” demişti. Oysa ben, eski temsilin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Bunu anlayan halam: “13 Mart günü, eski temsil de yılın son günü demek, yeni bir sene başlayacak demek. O nedenle bu gece Ay Yenisi.”

— Nasıl yani?

— Önceden Rumi (Mali) Takvim kullanıyorduk. Daha sonra 1255 hicri senesinden itibaren 1 Mart yılın ilk günü (I) yapıldı.

— Hicri ne demek hala?

— Hicri bir takvim adıdır. Rumi takvimden daha önce kullandığımız takvimin adı hicridir. Ayın gökyüzünde oniki defa aynı hareketi yapmasının bir yıl kabul edildiği takvimdir.

— Şimdi anladım. ‘Ay’ buradan geliyor.

— He kızım. İslam dinimizde gece, günden önce gelir.

— Ama şu an ortalıkta Ay yok ki! Ay nasıl yeni oluyor hala?

— Doğru Ay yok kızım. Okulda öğrenmedin mi bunları? Hicri takvimden sonra Rumi (Mali) takvime geçildi. Rumi Takvim de 15 Şubat’tan (Şubat ayı 28 gün) direkt olarak 1 Mart’a geçti. Bu geçiş sırasında [28-15 =] 13 gün kayıp yaşandı (II). 13 günün bittiği gece Rumi takvimin başlangıcı 1 Mart. Eski temsil de bugün 13 Mart yılın son günü.

— Okulda öğrendim, öğrendim de Ay yenisi, eski temsil kelimelerini şimdi senden öğreniyorum. Bugün babam söyleyene kadar da bilmiyordum.

— Ayı buldun, 13 ü de buldun. Eski temsil de niçin ‘ay yenisi’ denildiğini anladın mı şimdi?

— Evet, anladım. Bugün eski takvimin son günü. Gece Ay çıktığında Rumi takvimde 1 Mart, senebaşı-yılbaşı demek oluyor.

— Afferim sana.

— İyi de hala bu otları niye temizliyoruz ki, ne işe yarayacak?

— Bu da eski zamandan şimdiye kadar yaptığımız bir iştir. Eski temsil de Ay görünür görünmez, yeni gün başlar. Ay gökyüzünde belirmeden biz de, gündüzleyin bahçe kıyılarında, dere kenarlarında kendi başına yetişen yabanileri temizleyip sökeriz.

— Bu bitkiler hep buradaydı zaten. Benim aklım karıştı. Söktüklerimiz seneye büyümeyecek mi?

— Elbet büyüyenler olacak kızım. Bir sene nasıl sona eriyor, bitiyor ve geri gelmiyorsa, söktüğümüz bitkilerin kimi kökleri kuruyacak, daha büyümeyecek. Bu işleri de bahçe temiz olsun, rahat fındık toplayabilelim diye umduğumuzdan yapıyoruz. Hem bugünün gecesi 1 Mart/ Sonra 2 Mart/ Öbürsü gün 3 Mart/4 Mart/5 Mart/6 Mart/7 Mart/8 Mart/9 Mart/10 Mart/11 Mart/12 Mart.

— Bu ne demek oluyor hala?

— Bu günler geldiğinde havanın durumuna bakar, ona göre hangi ayı temsil ediyorsa o ayın hava şartlarını evvelden bilmiş oluruz.

— Nasıl yani?

— 13’ün gecesi 1 Mart-14 Mart / 15 Mart-Nisan / 16 Mart-Mayıs / 17 Mart-Haziran / 18 Mart-Temmuz / 19 Mart-Ağustos / 20 Mart-Eylül / 21 Mart-Ekim / 22 Mart-Kasım / 23 Mart-Aralık / 24 Mart-Ocak / 25 Mart-Şubat.

— Yarın yağmur yağarsa Nisan ayı yağışlı mı demek?

— Yarın 1 Mart. Geceden 1, gündüzden 1. Ertesi gün Nisan ayı.

— Hala, eski temsilde 2 Mart günü, Nisan ayının hava durumunu mu temsil ediyor?

— Afferim sana. Nisan yerine biz Abul (April) deriz. Sonra Mayıs, Kirez, Orak, Āsus, Ēlül, Darı, Goç, Garakış, Zemheri, Gücük, Mart ayı gelir.

— Hala saydıklarından takvimde yazılı olan bir Mart ayı var bir de Mayıs ayı.

— Öyledir kızım. Ben sana günlerin ve ayların halk inanışındaki evveliyat takvimini anlattım…

— Mart ile Mayıs haricinde olan ay isimleri nasıl aklınızda kalıyor hala?

— Mart=Mart Ayı (Toprak uyanır.) / Nisan=Abul Ayı (Çiçeklenip renklenir.) / Mayıs=Mayıs (Şenlenir.) / Haziran=Kirez Ayı (Kirazlar ve Kiraz Armudu olur.) / Temmuz=Orak Ayı (Ot biçme vakti. Hem Orak Armudu olur.) / Āsus=Ağustos Ayı (Fındık Toplanır.) / Ēlül=Eylül Ayı (Fındık Harmanda Olur. Sōlama da yapılır.) / Ekim=Darı Ayı. (Tarladaki ürünler toplanır. Hem gazel ayıdır.) Kasım=Goç Ayı. (Roma takviminde dokuzuncu ayın sözlük anlamı Kasım ayıdır (III). Koyun ile Koçu katım demek.) /Garakış=Aralık. (Kış geldi demek. Kış armutları toplanır.) / Zemheri=Ocak Ayı. / Gücük=Şubat Ayı (28 gün olduğu için adı gücük (küçük) aydır. Bu ay da ilk cemre doğa ile buluşur.)

KAYNAKÇA:

  1. Osmanlı Devleti’nin son yıllarında, 15 Şubat 1332/1916 tarihini 1 Mart 1333/1917 takip ederek, XX. Yüzyılda 13 gün olan farkı kaldırmıştır. BAYKARA, Tuncer, Prof. Dr. (1999) Tarih Araştırma ve Yazma Metodu, İzmir: Akademi Kitabevi
  2. Mali (Rumi) takvimle Miladi takvim arasında 13 gün ve 584 yıllık bir zaman farkı bulunuyordu. 8 Şubat 1332/1916 tarihinde tasdik olunan bir kanunla iki takvim arasındaki 13 günlük zaman farkı 1 Mart 1333/1917 tarihinden itibaren kaldırıldı. 15 Şubat 1332 tarihinden sonra 16 Şubat 1332 değil 1 Mart 1333 olması kabul edildi. KURT, Yılmaz, Prof. Dr. (2015) Osmanlıca Dersleri II, Ankara: Akçağ Yayınları

III. Ayların sıralanışındaki ve yılın başlama noktasındaki kökten değişiklikler dâhil yüzyıllar içindeki her tür gelişmeyle ilgili işaretler vardır; yoksa sözcük anlamı ‘dokuzuncu ay’ ve ‘onuncu ay’ demek olan kasım ve aralık bu takvimde ve bizimkinde nasıl on birinci ve on ikinci aylar olarak yer alabilirdi? BEARD, Mary (2019) SPQR Antik Roma Tarihi, Çeviren: İrem Sağlamer, İstanbul: Pegasus Yayınları, Sayfa: 105.

Sözlü Kaynak Kişisi: Şehit Âlim Osman Asım Kızı Merhume Ayşe Dicel, 1913-1993 Gedikli.

Dipnot: Okçu Karyesi (Köyü) Gedikli’den müfrezdir.

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Deprem! 5.5

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Araç çubuğuna atla