DOLAR

45,7392$% 0.33

EURO

53,0889% -0.22

GRAM ALTIN

%

a

GÜLİZAR HANIM/Fatma CİVELEKOĞLU GEÇER

GÜLİZAR HANIM

… Derken kötü anılar çıkıyor saklandıkları yerlerden. Gözyaşların akarken hangi anıya daha çok ağladığını bilemiyorsun. Şu anda da aklımdan bir anı geçiyor. Güzel mi kötü mü bilmiyorum (I) …

Peşpeşe hapşırdığında ‘devamı gelir’ öngörüsüyle, çuvaldakileri karıştırmaya göz kestirememiş onun yerine ben, yeni baştan, içindekilere dokununca parmaklarım toz olmuştu. Temizlemek için mutfağa yöneldiğimde, eğik haliyle alerjisini tetikleyen ajanda elinde, olduğu yere çömeldi. Masanın üstüne bıraktığım kitapların, isimlerini okuyan Oğuz’un da sandalyeye çarpan ayak sesleri arada bir duyuluyordu. Sürgülü kapısını sağ tarafa çekerek ayak mutfağından içeri adım attım. Çeşmeyi açtım. Ellerimi yıkayınca kurnayı kapattım. Tezgâhın üzerinde duran peçeteyle kurulayıp tekrar dışarı çıkarak, kasa bölümünden ilerlemeye devam ettim.

Yaşına uygun seri kitaplar arasından birini seçen Oğuz görsellerini inceliyordu. Masanın kenarından geçip çuvalın yanına yaklaştığımda ise, annesi, sayfayı çevirmiş; mavi tükenmez kalemle yazılı, ajanda sahibinin ismini, adresini “Karşıyaka-İzmir” yazısını okuyordu. O okurken hem kitabevinin kapısına hem de sonradan görme usulle yapılan binaların, görüp izlemeyi olanaksız kıldığı Karadeniz’e doğru sırtım dönük, saat yönünde, üç karış mesafeyle Gülizar Hanım’ın yanına eğildim. Sonra bir sayfa daha çevirmeye yeltendi fakat çevirmedi. Vazgeçti. Önceki sayfada durdu. Bekledi. İsim ve şehir adını kafasının içinde: “tanıyor muyum?” diye muhtemelen düşünüyordu. Okuduğumda benim de aklıma ilk gelen soru bu olmuştu. Zihnimizin arşivini hızlıca yoklamış olsak bile bahsi geçen kişileri, hayır, tanımıyorduk. Tanıyor olsaydık ne değişirdi bilmiyorum. Şu ana değin satırlara yazılmamış birçok yaşam öykülerini benimle paylaşanlar olmuştu; öte yandan ‘tanırlar, bilirler, herkes öğrenir,’ kaygısından dolayı, özel hislerin yazıldığı günlüklerini paylaşmayı şehir insanı ehemmiyetli görmeyebilirlerdi. Çoğu kalem erbabı ziyadesiyle kadirşinas, yazdıkları eserleri Sahafzade’ye emanet etmeye daha çok özen göstermişlerdi.

Kapağın mavi rengi soluk ajandayı bir eliyle tutuyor; alışkanlıktan olsa gerek, diğer eli de sayfanın üstünde, her an çevirmeye hazır, kenarını birkaç defa kaldırıp bırakırken, gözleri bir noktaya sabitlenmiş düşünüyordu. Ajanda etkisiyle mi, isim, şehir adlarının titreşimi miydi bilinmez, duruşu burada, aklı başka yerdeydi. O an bir şey söyledi de, sanki ben duymadım. Dudağı kımıldamış sesi çıkmamıştı ya da bana öyle geldi. Konuşacağı sırada kimbilir, bir şeylerin engeline takılarak son anda vazgeçmişti. Aklından geçen eski zaman yaşantısının boğuk renkli etkisi, yüzüne yansımasın, hatta bunun için özen gösterdiği temkinli davranışından anlaşılıyor; bir sayfayı daha çevirdi. Sonra bir sayfa daha, bir sayfa derken 1 Ocak yazısını gördü. Ben de. Yazının altında başka bir tarih daha yazıyordu. 20.01.2005 tarihiydi; onu da okudu. Ben de. Çizgili sayfanın satırları arasında: “İnsan büyüdükçe güzel şeyleri arkasında bırakıyor. Ve gitgide ‘sevgisizler’in dünyasında kendine çok daha derin bir yer ediniyor (II)” cümlesini okudu. Ben de. Gözlerini ayırmadan iki satırlık, iki cümleyi yine okudu. Haline bakılırsa o, bugün de değildi. Kafasına kazınmış sayfalarda neyi aradığı, bugüne dair, şimdi, ne söyleyeceğini kestiremiyor tavrıyla, yılların dehlizlerinden bu ana varan: “bir vakitler ben de günlük yazıyordum…” diye söylediğinde bakışları değişmişti. Az önce, her ne varsa okumaya meraklı heyecanı kaybolmuş bir girdabın azameti çehresine ilişmişti. Üstelik hapşırmıyordu da. Dilinin ucuna gelen, geldiği vakit hızla geri giden, söylemekten vazgeçtiği o cümleyi söylemişti işte… “Bir vakitler ben de günlük yazıyordum…” Hala 1 Ocak sayfası açık duruyor; göçmen hayatların, kayıp şehirlerindeki bir kadının yazdıklarını ikimiz birlikte okuyor, o dalgınlaşınca sayfayı çevirmesini bekliyordum.

Gülizar Hanım ıstırabın hünerli ödülünün, lal olma ısrarından geçtiğini bilse de orada debelenmekten yorulmuş bugünün kudreti, andan, geri çekilmişti. Yaşadığı yılların ezici gücü, kuvvetini almışa benziyor, içinde olduğu anın tadından yoksun, kendini geri kazanmasının bir yolu açılmışçasına, güvendiği birine emanetini teslim etmeyi seçmiş ve ben dinliyordum. Dinlemek her zaman iyi hissettirmezdi. İyi hissetmiyordum. Atmaya, koklamaya kıyamadıkları onu felç etme gücüne sahip; sırrına ortak olmuştum. Yazıya dökülmemişlerin vicdan aynasında uyuyan bir bebek gibi, usulca, hafif hafif kımıldamasına, minicik yumru ellerini, yukarı uzatarak gerinleşmesine, beşiğinde uyanarak tepinmesine, acıkıp ağladığında gözlerini açmasına, o an başucunda olan kişiye savunmasızca gülücük atarak, sır kapısı açılmış, gün ışığına çıkmıştı. Oysa insan hayatına ket vurarak, gelişime engel, alan belirleyen hiçbir kötülüğün adı sır olmamalıydı.

Anlatmak işe yarasa da, yaramasa da, senelerce taşıdığı ağırlık, son kez yuvasından dışarı hüznün rengiyle dile gelmiş, tıpkı, sırrı dökülen ayna olmuştu. Bundan sonra yalnız kaldığında, eski halini aynada göremeyecekti; o da farkındaydı. Hatıraların üzerinden bir ömür geçse bile geçmişten bugüne ışık hızıyla ulaşırken, içinde olduğum an, ellerimde, parçalara bölünmüştü; ajandanın hayatı, ajandaya dokunanların eski hayatları, dinleyen hayatlar, sırrın vakfettiği yaşamlar… Diye uzayıp gidiyordu. İlerleyen devamı sayfalarında bir dönemin gençliği vardı. Birçok şehre, ülkelere gitmiş, orada zamanda durmuş, daha ileri gidememişti. Başlı başına anılar, hep geri kalan, şu an ileri gitmeyen de ajandanın geleceğiydi. Kırılan gençlik ajanda varlığına benzer, onların da gelecek günleri bulunmazdı…

Nerede ve ne zaman okuduğumu hatırlamadığım: “hüznün dili yok, o gözlerden anlaşılır” diyen cümle, gizemini bozan Gülizar Hanım’ın duygu durumu oluyordu. Belki kendi günlüğünü, başka birinin okuma ihtimalini aklına getirmiş; ya yazıp imha edecek, ya altun-inci saklarcasına gizleyecek ya da bir çuvalın içinde rutubete mahkûm, hırpalanmış eski bir eşya olup evden evlere taşınırken, en sonunda, duyguların saklanarak, alıcısını beklediği mekâna, bir sahafa bırakılacaktı.

Çuval farklı bir gıdayla mesela fındık ile dolu olsaydı, alaşağı olduğunda geriye darası mı kalırdı yoksa acımtrak ağırlığı mı? Bilinmez… Yıllarına bir gökyüzü çizen, denizi de kupkuru, kalbinde çorak vaziyette, biriktikçe çoğalan, çoğaldığı yerde nefesini kesen kurşuni taş, Gülizar Hanım’ın mazisinden bugüne savrulmuştu. Günlükler, insanı insan yapan engebeli, çetin yollarda başa gelenlerle örülü sırların ötesinde, alınyazısının ikinci defa, bu kez insan eliyle yazılarak, görünür, dokunulabilir, okunabilir olmasıydı. Yazgının gönle, gönlün de yaşayıp tartarak satırlara yazılmış haliydi. Benden daha kıdemli, daha bedbaht olan Sahaf Mendel (III) öyküsünde: “kitapların kendi yazgısı” olduğundan bahseder; aslında yazgının yazıya aktığının görünen yüzü Gülizar Hanım’ın elindeki ajandaydı.

Geçmiş anların esaslı saati eğer anılar çuvalıysa, okuduğumuz sayfaların sağı yelkovan, solu akrep oluyordu…

KAYNAKÇA:

(I)   Sahibine Ulaşan Mektuplar, Leipzig.

(II)  Sahibine Ulaşan (2005-2007) Günlükler.

(III) ZWEIG, Stefan (2019) Sahaf Mendel & Kaçak, Çeviri: Derya Öztürk, İstanbul: Aperatif Kitap.

 

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Vali Erol 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Mesajı Yayınladı

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Araç çubuğuna atla