DOLAR

45,1627$% -0.09

EURO

53,0722% -0.08

GRAM ALTIN

6.718,32%0,05

a

KATİRİÇ / Fatma CİVELEKOĞLU GEÇER

KATİRİÇ / Fatma CİVELEKOĞLU GEÇER

Çuvalın içinde ölçeği hazır, onsekiz kâse unu tekneye boca ederek yanı sıra ölçeği de doldurup odadan çıktı, ocakbaşına geldi. Bir kâseden oniki yufka, ikincisinden mayalı bir ekmek pişerdi. Sofra bezinin üstüne hamur teknesini koydu. Sabahtan beridir kaynadıkça azalan, azaldığında da soğuk su ilave ettiği güğümü, olduğu yerden kaldırmadan, tereğin ikinci sırasından aldığı, ayaklı bakır tasa aktarıp hem güğüme hem de tasa soğuk su aşladı (aktardı). Hamur teknesinin yanına ılıştırdığı su tasını koydu. Yaş maya kullanmayı sevmediğinden bu kez tereğin dördüncü sırasından aldığı güccük (küçük) bir tasın içine kuru mayayı döktü. Ilıştırdığı suyun birazını Pakmaya’ya dökerek; orta yerinde küçük, etrafında da eşit şekilde birer gözü bulunan, tereğin kenar köşesinde, gayeli mıhta asılı plastik kabın içinden aldığı kaşıkla karıştırdı. Mayalı su tasını da sofra bezinin üstüne koyup iki dizinin üstüne oturdu.

Dolu kâseyi teknenin içinden alıp suyu una aktaracağı esnada ikilem de kalmıştı. Bir gözü kapıda oğlunun getireceği odunu beklerken: “nerde bu çocuk acaba?” der; bir gözü teknede: “yoğurmaya başlasam mı” diyordu. Bu gidişle odun gelene değin; elleri çoktan una bulanıp katiriç olacak, bu haliyle de bir yere dokunmak istemez, dokunsa bile her iş yapmaya kalkışında, yeni baştan bir daha yıkayacaktı. Bir kez yufkanın başından kalkınca: “bu işi yap, şu işi yap, o iş…” derken sacın üstüne yufka yetiştiremez olurdu. Oldum olası açkıya başladığında, ufak-tefek yapılacak işlere aklı takılır: “kalkim de yapim, habunu açim de kalkim, şimdi kalkim…” diye sürünceme de geçerdi: “İyisi mi” dediği an da; kuzine kapağına sıkışan çalılar yanarken, dışarı fırlayan yalavuya dikkat kesildi. “Aman çıddak (çıtlak) sıçrar etrafa” telaşıyla ateşi takip ederken ayağa kalktı. Anlaşılan, işin başına geçer geçmez ayağa kalkmadan, pasa (sürekli) yufka açacaktı ki bunun için; örtünün üstündeki sulara: “ince toz düşmesin” diye tereğe kaldırıp (koyup) teknenin üstüne de sofrayı alt-üst kapadı (kapattı).

Soba yandığına göre rehavetine kapılmamak için pencereye yöneldi. İki eliyle birden bir sağ kenarına, bir sol kenarına yüklenerek, dün gece yağan caranaktan sonra yağmur suyuyla iyice şişen çerçeveyi, güç bela yukarı edip çenciğini (tutaç) kendine doğru çekti.

Camı yukarı ettiği sırada Ahmet sese uyanıp doğrularak uyku mahmurluğu içinde etrafına bakındı. Alnında boncuk boncuk olan terin, saçları arasındakileri de gördü. Yanakları kızarmış karnı da acıkmıştı. “At, kuyruğunu ötebaşa savurana değin, çocuk kısmı acıkır” sözünü Hatun annesinden öğrenmişti: “Nasılsa yufka aççam (açacağım) gatık (ayran) ile yer, içer” diye düşündü. Cebinden çıkardığı mendille oğlunun terini silip sırtına havlu koydu, mendili de battaniyesi sıyrılmış üstü açık olan beşiğe astı. Yüksek ateş, oğluna tebelleş olup yüzünü soldurmuştu; uyuduğu vakitler de çoğu zaman, aralıklarla yanına gidip yüzüne değdirmeden, burnunun altına doğru işaret parmağını uzatır, nefesini kontrol ederdi. Sobadan yayılan sıcaklık giderek artacağından, çocuk zaten terli, yeniden ateşini yükseltebileceği endişesinden kuzinenin çevresinden, şimdilik uzaklaştırıp: “abini çağır da gel, çötenden odun alsın” deyip ona görev verdi: “Hem eylenir, teri soğur” düşüncesi içinde, tereğe yakın, kapının kenarından kızına gözü daldı.

Annesi başının terini silerken, sırtına havlu koyarken, aşağı yukarı hareket ettirdiğinden, Ahmet’in uykulu hali iyice yok olmuş biraz daha canlanmıştı. Ayağa kalkıp merdiven başına yürüdü. İnerken, oğlunun ardı sıra bakıyordu; Mercan hariç tüm çocukları, bu merdivenin dibine, varkacak dolmuşluğu (düşmüşlüğü) vardı. Tedbiri elden bırakmamak için, eşiği geçmeden kapının kenarından; elinin içini duvar tahtalarına dayayıp kuvvet alarak, basamakları tek tek indiğini gördü. Çocuk kapıya çıktığında annesi yeniden seslenip: “abine çağır, anam odun getirsin dedi de” sözünü yineledi. Feri kaçmış sesiyle: “abi” diye çağırıp mahalleye giden yola yürüdü. Armut ağacının gölgesine, tepe düzlüğüne varmadan çötenin yanına gelince aniden yön değiştirip Dikdip’in bahçesine adım attı.

Dış kapısı açık, mutfağın kapısı penceresi açık halde, oğlunun ardından; evin bir köşesinde kıbleye dönük yönüyle uyuyan kızının başı, postakiden dışarı çıkıp duvar tahtasına değdiğini gördü. Bir elini boynunun altına usulca koyup diğeriyle postakiden tutarak aşağı çekti. Uzanıp beşikteki yastığı aldı, kafasının altına yerleştirip sırtına sardığı ince battaniyesini de üstüne örttü.

Oğlundan gelecek sesteyken kulağı, ne gelen vardı ne de odun getiren… “varim alim gelim, yosa = varayım alayım geleyim, yoksa” dedi: “oğlan gelecek de, odun getirecek de” soba sönerdi. Söylene söylene: “çocā (çocuğa) iş buyur, peşinden kendin git” diyerek bir koşu çötene gitti. Kesilmiş odunların da az olduğunu gördü. Dalın, budağın, yarılacak kütüklerin arasına sıkışmış çuvalı kendine çekerek, olancasını (ne kadar varsa) içine doldurdu. Sırtına atıp çötenden çıktığında, az ileride, fındık ocağının dibinde Ahmet’i, penyesinin eteğini bir eliyle yukarı kaldırıp diğeriyle ocak dibine düşen, sirke armutları topladığını gördü: “Oğlum hani abin?” diye sordu. Çocuk: “Bilmim” dedi. Ardından: “Memed… Oğlumm, gel de odun kes” diye çağırdı. Oğlan ses vermemişti: “sesimi duymuştur, şimdi gelir” düşüncesiyle hızlıca eve girip basamakları çıktı. Odun çuvalı sırtında, sofra örtüsünün kenarını tutarak hamur teknesi yönüne çekip katladı: “etrafa toz-toprak dökülmesin” diye çuvalı sırtından, önce dizine sonra ağzını kabın içine bırakıp yavaşça yukarı çekti. Ayağıyla, kuzinenin altına sürerek yufka açmaya alan genişletti. Hayata (kapısı olmayan=her odanın girişi olan yer) gidip; -merdivenden inmek istemedi- pencereden çuvalı atıp mutfağa geldi. Örtünün katlarını açtı, tekrar eski haline getirdi…

Etrafa bir göz gezdirip yapılacak başka bir işin olmadığını görünce ellerini yıkayıp peşkire sildi. Soba gürleyip ses çıkardığından ayarını kıstı, sacı yağlamak için; duvar tarafına sonradan yapılan, tereğe bitişik, tek sıra tahtanın üstünden, kara tepsiye çaldığı (sürdüğü) yağ kabını aldı. Bezdeki kuruluğu görünce, aynı yerden, küçük kavanoza konulmuş zeytinyağını da aldı, beze döktü. Kavanozu tekrar yerine bıraktı. Sobaya doğru eğilip sacın üzerinde iyice yağlı bezi gezdirdi. Yağ kabını örtünün üstüne koydu. Terekten su taslarını indirdi. Kuzineye yakın, yufka açacağı yere sofrayı çevirerek aldı teknenin ağzını açtı, içindeki kâseyi sofranın üzerine koydu, örtüye diz çöküp oturdu. Sağ elinin dört parmağının ucuyla; Bereketli Hilal (I) topraklarında büyüyen Anadolu buğdayından yapılmış unun, ortasını açıp mayalı suyun hepsini aktardı. Peşi sıra bu kez ılık su tasını alıp azar azar ilave etti.

Öyküdeki Anlamı | Katiriç: Her iki elin su ile una bulandıktan sonra üzerinde kuruyup kalan hamur katılığı-sertliği anlamınadır. -Kas katiriç- şeklinde kullanıldığı da görülür. Örneğin: Uzun süre dizini kırıp oturan yaşlı bir insan, tezden ayağa kalkmakta zorlanarak: “dizlerim kas katiriç oldu” demektedir.

Katiriç: Esnekliği ya da işlevliği azalarak katılaşmaya yüz tutmuş kısıtlı hareket etme anlamınadır.

KAYNAKÇA:

(I) Dünya üzerinde evcilleştirilmeye müsait, en fazla ve en değerli yabani bitki ve hayvan türünün ana vatanı, günümüzde Türkiye, Irak, İran, Suriye, Lübnan, Ürdün ve İsrail’i kapsayan Güneybatı Asya coğrafyasıdır. Bu bölge eğimli, hilal ay şekline benzediği için… Bereketli Hilal olarak bilinir.

DIAMOND, Jared, (2018) Dünyanın Türkiye’ye Borcu & Tüfek, Mikrop ve Çelik, Çeviren: Ülker İnce, İstanbul: Pegasus Yayınları.

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Azmin ve Vizyonun Başarısı “Hasmob & VigoWood”

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Araç çubuğuna atla