43,2026$% 0.05
50,4029€% 0.17
6.389,88%-0,62
Yükürgen / Fatma Civelekoğlu Geçer
Sessizliğin sağır eden zirvesinde birbirine nazar eden Kuşdoğan (I) ile Çal Dağı, kıraç yosunlara çarpa çarpa rüzgârını Dikdip’in yüzüne savurup yaprakların her bir damarına değer, göğün en güzel mavisinde bile eserdi.
Badın kıyısında yanyana dört iğde yeni büyürken, bahçenin orta yerinde bir tek bu goca kestane ağacı vardı. Eyüp Deresi’nden Tikenligenc’e yürüyen biri, Yedigöz’e varan dönemeci döner dönmez karşı geçeye bir baksa, fındık ocakların başında büyük bir bulut var, her an yağmur yağacak o da heybetli endamını şemsiye gibi açarak çoğu ocakların üzerine çöken gölgesini görürdü… Üstelik alttan yukarı semazen gibi döne döne kendine dolanan asmayı da, hiç yükürgenmeden seve seve kabul etmişti.
Her yıl bir önceki seneye göre boyu-posu daha da gelişen ağaçtan, çocukluğunu hatırlattığı için vazgeçememiş fındık mahsulü iyice düşerek bunca sene Osman Bey çalı yanuklarını temizler; ne kestane ağacının gölgesinde ne de asmanın altında fındık ocakları verimli yaşayamazdı.
Dikili olduğu set sırasıyla Yedigöz’ün yolunu birleştirip öteden beri evin kapısına araba yolu getirmeyi düşünür, yolu yaptırmadan önce de asma fidanını diken Nazmiye Hanım’ın gönlünü yapması gerekecekti. Hem asmalı ağacı da budaması hayli zordu; en azından alt dallarını, tam dibinden değil de biraz uzun bırakarak kestirip: “inge al da inēne verürsün” diye Fidez’e serbest ederdi. Alttan okarı ağacın dibine gelen kadın, yere serdiği ipin üzerine öteli-berili dalları dizip yükünü vurarak sırtına girinir, ağır usul bahçe yolundan ahırın (tamın) kapısına yürürdü. Yükünü yere bırakan kadın, ipini çözdükten geri (sonra) kalın dallarından, yapraklı çubukları elleriyle kırınca inēnin önüne koyar, geride kalanları da keserek odun yapardı. Yeşil yapraklarını, çubuğundan sıyırarak bi çırpıda gevişleyen ineklerin sütü güzel olur, en geriden (sonradan) iskeleti kalan ince çubuklar, malın yemliğinden alınarak helanın altına fışıtılırdı (fırlatılırdı).
Ganet olmaya yeni durmuş şahı incitmeden kendine doğru çekip belinden başlayıp ucundan ahrederek (sona erdirerek) ne kadar çalı yanuğu (yanığı) varsa otun içine atıyordu. Her bir kuruyu (çalı yanuğu) kırarken içine yerleşen ferahlıkla arınmış gibi hisseder bu rahatlama duygusunun aynısını fındık dalının da yaşadığını düşünürdü… Ya eskiden olsaydı!… Onu bu bahçede şu an kim tutabilirdi ki? Zapt edemediği heyecanıyla, delice damarında gezinen, adı toyluk muydu? Gençlik miydi? Eserikliğiyle yerinde duramaz; bir ıslıkla gelen Sisin üzengisine basmasıyla otuz dakika sürmeden Bekdeş de alırdı soluğu… Keşke hep öyle kalsaydı denildiğinde… Olduğu gibi kalabilir miydi ki? Ne mümkün… Deli fırtına gençlik zamanı gürleyerek geçip gidince, geçmişe dair alışkanlıklarını da yavaş yavaş bırakıyordu. Ağır usul davranmayanın, kopuk olanların ne ailesi ne de yeri yurdu olurdu…
Çoğu kez akşamüzerleri köye geldiğinden gaveye gitmeye fırsat bulamaz, bulsa bile her zaman önceliği bahçede gezinmek olurdu. Yoldan geçen köylü onu gördüğünde: ‘ō’ diye merhaba demek ister, o da sese karşılık yine: “ō” derdi. Vakti olan kişi bi hamla yanına varır, yaşı küçükse eğer: “nasılsın dayı” der, yaşça büyükse: “nasılsın Osman Ağa” diyerek sohbete başlardı. Bahçeye yanına gelmeyenlerse: “az bi işim var, gidim havuriye aşşā” dedikten sonra yoluna giderdi.
Bu kez Peri’nin babası üstten aşağı Karadağ yolundan gelmiş örtüsü asma ağacın altında uzun süredir sohbet ederlerdi. Kestane ağacı, omuzlarında üzümü taşımaktan yükürgenmese de; bal arılarına, nadide, yegâne balın özünü de verse, gölgesindeki fındık ocakların tüm enerjisini kendine çeker bu yönüyle de Osman Bey’e benzerdi… Osman Bey demek insan demekti. Örümceklerin ağ öremediği kestanenin dikenli çotanağı, kupulanın içi, içinin de özüne ulaşıp da yiyebilmek için üç aşamadan geçmek gerekirdi.
Bir insanın kapısına hele de dayı isen, yüz durusuyla (alnının akıyla) varmanın sayısı elbette sayılmazdı da yüzsüzlüğün sınırı kesdene toburu misali; kıyamda dimdik, rükû da eğik peşinden secde ile Allah’ın hakkı da üç, bundan sonra işler değişirdi…
Eşi benzeri olmayan nadide bir şeyi elinde tutuyormuşçasına yanukları temizlediğinde ganedi yerine koyverdi. Setin düz yerine oturmuş arkadaşını izleyen Mustafa Bey anlatmaya devam ederken o, Nazmiye Hanım’a: “lâ” diye seslendi. Eşi şehirden ne vakit gelse, daima bir kulağı, kocasında olan kadın bahçeye gitmeden, hayatın pencere demirlerine yüzünü dayayıp da: “hu” diye ses verdi. Osman Bey: “çay getürün” dedi…
Öyküdeki Anlamı | Yükürgenmeden: Kendi doğasına uygun ise eğer bir şeyden huylanmadan, huysuzluk yapmadan olduğu gibi kabul ederek yaşama anlamınadır. Asma ağacı “yükürgen” kestane ağacı ise asmanın varlığından “yükürgenmeyen” dir.
“Yükürgen” Kelimesinin Anlamı Üzerine Kaynak Bilgisi:
Yügürgen [يكركان]: Koşucu. Çin’den çıkarak İslâm diyarına gelmek üzere olan kervandan daha önce, onların mektubunu, haberlerini getiren kişi. Yükürgen at=Koşucu, yüğrük at. MAHMUD, Kaşgarlı (1986) Divanü Lûgat-İt-Türk Tercümesi, Cilt III, Çeviren: Besim Atalay, Ankara: TDK Yayınları, Syf: 54
Yügürmek: Yürümek, hızlı gitmek, koşmak. KANAR, Mehmet, Prof. Dr. (2011) Kanar Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, İstanbul: Say Yayınları
DİĞER KAYNAKÇA:
(I) SARIYILDIZ, Bekir (2024) Orta Çağ’da Giresun, Trabzon: Serander Yayınları, Syf: 150-151
Bayramca Tepesi Millet Bahçesi Başladı.
1
Deneyap Teknoloji Atölyeleri İçin Başvurular Başladı.
993 kez okundu
2
2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı Kantin Fiyatları Açıklandı
772 kez okundu
3
DEPREM BÖLGESİNE OYUNCAK KÖPRÜSÜ
747 kez okundu
4
Hacettepe Üniversitesi ve OBB iş Birliğiyle Yürütülen (REMEDY) Projesi Başladı.
737 kez okundu
5
Anafarta İlkokulu Öğrencisi Resim Yarışması Türkiye Birincisi
659 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.