47,5574$% 0.18
54,8602€% 0.06
6.175,37%-1,31
Dağın soyluları bu aylarda çiçeklerinin özlerini, baharat niyetine sulara dökerdi; doğanın görünmeyen anlarından biri bu iken, görünen yüzünde; göğü gürler, suyu seller, insanını öğütüp toprak ederken; ölümden güçlü olduğunu ispatlardı. Gök gürültüsünün, şimşeğin, yağmurun, selin kanunu yoktu, kanun; tabiat anaydı.
Küçük kız, yamanın ortasındaki suya yeniden eğilerek, hepsini içip ganānı aldı. Rastgele oluşmuş küçümen çukurdan içtiği su, insan eliyle yapılmış toprak göle benzemiyordu. Sonraki gelişinde daha fazla içmek için genişletip yenisini yaptı. Ellerine çamur değil pirinç tenesi kadar çakıllar yapışmış onu da, üstüne başına, bir güzel sürüp temizlemişti.
Toprak deponun üstüne bıraktığı, orman güllerini eline alırken; kuyunun bir kenarının açık olduğunu gördü. Babası kuyuyu, kare biçiminde eşerek, evinden buraya değin hortum çekip ucuna süzgeç takmıştı. Ne vakit içini temizlemeye gitse süzgecin ağzına çakıl yığıldığını görür: “bu yüzden su az akıyor” deyip: “buna başka çözüm bulmalı” diye düşündükten sonra Nazmiye Hanım’a: “ekmek tepsisine sürdüğün ince bezlerden getir.” Diye seslenirdi.
Rengârenk yamalıklarla dolu çuval yığınlarının başına geçen eşi; içlerinden beyaz renkli bir bez parçasını bularak koşumuna; -gecikirse kızardı- kocasının yanına giderdi. Osman Bey eline aldığı bezi, hortumun ucuna geçirip, halka kıskacı da üstüne takar, yan kısımlarından vidalarını sıkıştırır; kuş lastiği şeklindeki odun parçasını, kuyunun orta yerinden toprağa doğru ırganmaz hale gelinceye dek sokup çatalına da hortumu takardı. Böylece çakıllar hortumun ucunu tıkayamazdı.
Eşme kuyunun kapağı yoktu; geçen yıl anası için Sümerbank’tan aldığı pazen kumaşından arta kalanı, eşmenin ağzına serip, bir ucundan Nazmiye Hanım diğerinden kendisi tutarak dırangaya getirmişler; inceli kalınlı çivilerle kenarlarını döne döne sabitlemişti; üzerine de ışkınları aralıksız şekilde dizerek, çubukların her iki ucunu toprağa sokmuştu. Açık alanda görünmesin diye de fındık ocaklarının etrafından, otuyla toprağıyla koparıp aldığı parça parça çimenleri yerleştirmişti. Köy ahalisi dışında, yabancı biri yoldan geçse: “burada kuyu yok” sanıp yoluna devam ederdi.
Osman Bey doğaya saygılı biriydi; doğal akışı korumuştu korumasına da yolun dönemecine gelen yer de olması tehlikeliydi. Yukarıdan aşağı gelen inekler maâzallah yoldan sapıp dönemeci dönmeden, seyiderek gitmek isterlerse, kuyunun mevcudiyeti yok olacaktı. Hele de koyun enükleri bi dalaşmaya gör… Harala gürele, ağızlarından sarkan salyalarla, birbirinin boğazını hırtlaklamış; gittikleri yeri görmez halde, üstten aşağ gürecek geldiklerinde, kuyu muyu kalmazdı.
Köye gidiş döngüsünde yaz ayları karşılanırken; yapılan işlerin ilk sırasında kuyuyu temizleme olurdu; iki kişi kuyunun başında bekler, evde de bir kişi; hortumun başından kurnayı çıkarıp, ağzıyla ucunu, hüp yapa yapa, içine hava sıkışmışsa veya çamuru varsa akıtılırdı. Giderek çoğalmaya başlayan suyun çeşme başlığı tekrar yerine takılır, tam kapatılmadan, kısık vaziyette cıldırık akar; içteki kalıntıların, kendi kendini temizlemesi sağlanırdı. Su yoksa hayat da yoktu.
Osman Bey’in kuyusunun derinliği, iki kulplu dal kazanına benzetilebilirdi.
Her ne kadar Müslümanları su sıkıntısından kurtarmak adına; Medine-i Münevvere’de, içinde en tatlı suyun olduğu, Rume kuyusunu satın alan Hz. Osman’ın (I); fedakârlığına erişemese de, şimdicek, ailesinin su ihtiyacını karşılıyordu.
Orman ağaçlarına imkân tanıyan gölgelik yerin varlığında su vardı. Su varsa obuz da vardı… Bazı dönemler de Dikdip’in yağmurları ürkütür, önüne geleni coşa coşa alarak; köyün sınırını belirleyen Kıran Dağları’nın eteğine kavuşur, oradan da Çamlık ile Gedikli Köylerin sınırından ilerleyip Batlama Vadisi’nin kolektif deresinde birleşerek Karadeniz’e akardı.
Ayvasıl’ın berisinde eski bir kaledir ve altından ince bir su akar (II) denilen Batlama Vadisi’nin son köyü; 1200 rakımlı Okçu Karyesidir.
Selcan yol üstüne sızan sulara basıp kuyu dönemecinden döner dönmez güneş tepeden görünmüş obuzun serinliği de kaybolmuştu. Saçlarının porsuğuna su sürüp yatırsa iyi olacaktı. Bu haliyle, elinde çiçek eve gidiyordu… Sanki bir şey noksandı…
Sağına, soluna bakındı… Geldiği yolu annakladı. Avcuyla eştiği toprağın çevresine göz attı… Yok… Küçük kız, mektep çentisini göremeyince; aşağıda… Su hevesinin içini temizlemeye başlamadan önce, yolun kuru alanına bıraktığını anladı… Geri döndü… Dönemeci tekrar geçti. Yola sızan sulara basarak ilerledi. Sağ tarafındaki arazi sınırından akan obuz sularının sesinde, bir ritim tutturdu kendine. Kimbilir gökyüzünden bakıldığında, çağıltılı şeffaf sular; yaşlı bir insanın elleri üstündeki damarlar gibi görünürdü.
Yüzüne vuran serinlik yeri de geçip güneşe çıktı. Hafif sola yönelip, bahçe içine akan suyun heves çizgisinde durup eğildi; yere yatık olan çantayı eline aldı. Yeniden gerisin geri dönüp Yedigöz’e ikinci kez yürüdü. Annesinin anlatacağı bir yaşayışa göre geri dönmemeliydi ancak Selcan bunu henüz öğrenmemişti.
Çentinin içindeki kitabı, toprağın üzerinde unuttuğu için üzgündü. Hele de Nazmiye Hanım bu ana şahit olsaydı… bi ton azar işitir peşisıra: “göbekten aşağı tutulmaz, Allah çarpar…” Diye söylenirdi. Üzgün olması, babasının okul bahsindeki sözlerini yeniden hatırına getirmiş bu kez de huzursuzlanmıştı. Üstelik bilmesine rağmen Kâfirûn Suresi’nin ezberinden de geçememişti, hoşnutsuz halde: “hep Ayn harfi yüzünden” diyerek tosardı. Birini suçlamak ne demek, bunu bilmediği için hıncını bildiği şeyden çıkarıp: “Ayn yüzünden… Hep Ayın, Ayn… Aynı Ayn” dedi.
Elif harfini Elif gibi okumak onun için rahattı, yanına cezmli Ayn gelince vurguyu sesli aktaramıyor, cezmli Ayn harfinin Elif’i, üsten ayırıp dimdik kesme tonunu seslendiremiyordu. “Belki” diye düşündü: “burada kimse yokken” okursa, harfleri vurgusuyla çıkarabilirdi… Sesli sesli sureyi okumaya başladı. Hem yürüyor hem okuyordu. Öylesine bütünleşmişti ki okuduğuyla, şimdi, Elif’i, cezmli Ayn harfiyle kesip devam edecekti… Etrafta kimsecikler yoktu. Saçları da porsuktu. Yüzüne değen serinlikten geçip yola akan sulara basarak ilerledi, az ötede eliyle yaptığı gölün içine baktı fakat içinde su yoktu. Şaşırdı. Durur gibi oldu ancak: “üstten aşağı bakarım” deyip yoluna devam etti.
Asuriler’in kullandığı kabın içindeki su boşalınca, tellal haber verirdi (III); zaman ilerlemiş de küçük kızın saatten haberi mi yoktu?
Şaşkındı… Şaşkın haldeyken yürümeyi kesip olduğu yerde durdu; bu arada sureyi okumaz oldu; sonra yürümeye devam edip adımlarını hızla atarak obuzun bittiği yerden dönemeci dönmüştü. Döner dönmez güneşin sıcaklığı cehennem gibi yüzüne vurdu. Bu kez yukarıdan aşağı göle baktı, içi bomboştu. Selcan ilerleyen yıllarda Yedigöz’ün suyundan hariç diğer suları içmekte sorun yaşayacaktı.
Aynu Sican pınarına, heybetli eserini bırakan hekimin şifası mı buradaydı (IV)?
Yürümeye devam etti… Bir ses duyduğunu sandı… Dal ırgalandı, yok yok… Bi şey havalandı… Elinde çanta diğerinde gülleri varken, kafasını sol tarafa çevirip yolun üst tarafındaki araziye baktı; baktığı yöndeki en uzun ağaç ceviz ağacıydı, ağaçtaki kuşu gördü. Kuştu o kuş… Gagasında çivi gibi bir şey vardı üstelik.
Yoksa anlatılan efsane doğru muydu? Geriye dönüp aynı yolu, ikinci defa yürümekle; bahçe içindeki daban yoldan gitmemekle hata mı etmişti?
Selcan kuşun kanadını görünce: “kuzu kaldıran” dedi. Çoğu koyunun birkaç günlük yavrusunu alıp gittiği söylenirdi: “İyi de kuzu yok ki burada?” diye düşündü. Biriyle konuşur gibi… Seslenip: “Burada kuzu yok” dedi. Annesi bahçe işleriyle uğraşırken; otların içinde veya ocak diplerinde, önü sıra bir kurbağa gördüğünde, konuşa konuşa sever: “haydi, yerine git” diyerek telkinde bulunurdu, o da öyle yaptı… Zaten kız, Duvan (Doğan) dilini de bilmiyordu.
Bir ağaca bir de kuşa baktı… İçten içe: “Benim gibi o da su içmeye gelmiştir,” dedi. Elleriyle yaptığı gölcükte de su yoktu: “su nereye gitti?”
Okulda öğrenmişti; üç hale girebilen tek maddenin su olduğunu… Katı değil, sıvı değil, gaz halini almıştı. Seslendi yeniden: “burada su yok, buhar oldu… Obuzdan içip ganānı alabilirsin” dedi…
Küçük kız Falco Peregrinus’a bakakaldı… Bir yürüyüp bir duruyordu… Şaşkındı… İlk önce Ayn harfine, sonra içi boş göle, şimdi de kancalı kuşa…
Ceviz ağacından bir kanat çırpışıyla diklemesine gelse, tek vuruşta kızın canını, alırdı Doğan… Ve hiç şansı da olmazdı…
Ganānı Almak: Susuzluğu gidene değin su içmek, su ihtiyacının giderilmesi anlamınadır.
KAYNAKÇA:
(I) EFENDİ, Şemsüddîn Ahmed, Menâkıb-i Çehâr Yâr-ı Güzîn (Riyâzu’l-Hulefâ), Bedir Yayınevi, İstanbul, 1976, Syf.196
(II) BIJIŞKYAN, Per Minas, Karadeniz Kıyıları Tarih ve Coğrafyası (1817-1819), Tercüme ve Notlar: Hrand Der Andreasyan, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2025, Syf. 54
(III) KAISER, Bruno, Dr. Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi (10 000 Yıl Boyunca) Çeviren: Şükran Var, Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul, 1969, Syf.52
(IV) ÇELEBİ, Evliya, Seyahatname (Hatay-Suriye-Lübnan-Filistin), Hazırlayan: İsmet Parmaksızoğlu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1982, Syf. 95
Ünye Kadınlar Plajı Bugün Açılıyor.
1
Karadeniz Bölgesinin Geleneksel Halk Oyunu “HORON” Çambaşı Yaylasında Hayat Bulacak
1654 kez okundu
2
Sokak Hayvanları Uyutulmalı Mı, Uyutulmamalı Mı?
1631 kez okundu
3
2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı Kantin Fiyatları Açıklandı
1597 kez okundu
4
Ünye’ye ikinci TOKİ Nereye Yapılacak ?
1574 kez okundu
5
Oda Arkadaşım../ Berkay GÖKTAŞ
1311 kez okundu