DOLAR

45,7279$% -0.07

EURO

53,5448% 0.8

GRAM ALTIN

6.721,28%1,36

a

“HEÇ”/ Fatma CİVELEKOĞLU GEÇER

HEÇ

Selcan, Kâfirun Suresi’ni okuyup ezber etmişti. Okuma sırası ona geldiğinde:

Bismillahirrahmanirrahim demiş sonra: Kul yâ eyyühel kâfirun lâ a… Burada üstünlü Elif

harfini, cezmli Ayn harfine vurmuş fakat harflerin ses vurgusunu yapamamıştı; Öztürk hoca çok sevdiği torununa bakıp: ‘çalış’ demişti.

Kimi erkek talebeler, öğleden sonra gelmedikleri için mektep erken dağılmıştı. Deregözü’nde

(Karatepe Obası Yolunda) oturan kızlar aceleyle evlerinin yolunu tutmuşken; Okul Düzü yani bu civarda oturan ve sürekli köyde yaşayan kızlardan biri: ‘şu ileride fuar var, oraya gidelim mi?’ diye sormuştu. Annesi tembih ettiği için Selcan o yola ayak basmazdı, nedenini bilmese de.

Çentisi elinde: ‘Babam birazdan çarşıdan gelir, o gelmeden gitmem gerekiyor’ demişti.

Ayşegül kız söylenen yeri merak etmiş: ‘gidelim mi?’ Diye sorup gözlerinin içine bakınca

Selcan’ın… o da: ‘fazla beklemek yok, hemen bakıp geleceğiz’ demişti. Selma’nın yüzüne bir karanlık düşse de arkadaşlarını bırakıp eve gitmek istememişti. Ellerindeki çentileri yeniden mektebe bırakıp, hep birlikte cami yolu üzerinden, az ileride ki katır yoluna yürümüşlerdi.

Yol üzerine eğilen dallar, bir alt sıradaki dalların üzerine eğilmiş; üst taraftaki orman arazisinden yansıyor görüntü ise; içine güneş vurmayan ev gibiydi. Ayşegül yolun kenarlarından, yuvarlak taş bulmaya çalıştığı için önden yürüyenler ile mesafesi açılmıştı;

Selma ile Selcan’da ona ayak uydurmak için yavaş ilerliyordu. On talebe, gruplar halinde aralıklarla yürüyor; ‘Fuara gidelim mi?’ diyen kız, rehber niteliğinde hepsine öncülük ediyordu.

Çok ilginçtir ki; Selma’yı dışarıdan görenler; hakkında utangaç ve sessiz derlerdi. Değildi…

Öyle olması istenildiği için bu tabir yapılırdı. Yoksa arkadaşının yanında gayet normal ayrıca suskunluğu da giderdi: ‘Selcan’ dedi. Efendim diye cevapladı onu. Sen hiç rüya görür müsün?

Hayal kuruyorum dedi.

Yok, öyle değil, akşam olduğunda uyuyorsun ya uykundayken rüya görüyorsun, dediğim öyle bir şey.

Selcan bu ana değin rüya görmediğinin farkında olmamıştı; hem annesi derdi: ‘amel defteri açılmayan kızlar rüya görmez’ diye, o zaman sormuştu: ‘amel defteri ne zaman açılıyor?’

Annesi de: ‘sen kendini bilince’ demişti… Selcan… 1986 yılından üç yıl sonra annesine bir konudan bahsedecek ve ondan destek göremeyecekti; sonraki senelerde ise bu olayın etkisiyle -Dipdik- olup daima haksızlığın karşısında duracak ve annesine: ‘sen… Kendini bilmiyorsun’ demenin değişik yolları içine girse de; Atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacaktı.

Zavallı Selcan! Hiç aileye kafa tutulur mu? Adamı kaşla göz arasında suçlu yaparlar da sen bilmezsin… Suçlu yapanlar da aileden sayılmaz, bunu da sana söylemezler… Sen bilmezsin

Ali-Cengiz oyunlarını…

Belki de sürekli hayal kurduğu için gece rüyalanmıyordu; Çal Dağ’ı ile aşık atamayan Kıran

Dağları’na bakıp sürekli hayal kurardı. Bir odası vardı, penceresine paslı demirler uzanmış; oradan bakardı, karşı geçedeki dağlara. Hele rüzgâr yavaş yavaş esip fırtınaya dönüştüğü vakit, alnını dayardı demirlere; o ıslık çalan fırtınanın ağaçlara ne yaptığını, bitene değin izlerdi. Kendi bilmese de o küçük yaşında onlarla konuşmaya bile başlamıştı: dayan derdi dayan, senin kökün sağlam, sökülmezsin kolayca, bek dur dayan, uzun uzadıya sürmeyecek bu, der; dehşete kapılsa da: ‘sen büyüksün Allah’ım’ diye söyler, odasından onlara konuşurdu.

Kendi kendine konuşma âdetine küçük yaşta başlamıştı. Anneannesi günün birinde: “Kendi kendine konuşana deli derler” demişti. O günden sonra daha çok sevmişti bu durumu çünkü dedesine de: ‘Deli’ diyorlardı. Oysaki mert, delikanlı bir adam olduğunu 2018 yılında

Devletinin bir Kurumuna gittiği sırada, oradaki memur Süleyman söyleyecekti, üstelik bunu söylediğinde vefat edeli otuz sene olan bir deliye ve onun ailesi için; yiğit, bileği bükülmez oldukları için… Diye de devam edecekti.

Selcan’dan başka Selma’nın küçük arkadaşı yoktu; şimdi rüyasını anlatırken utangaçlığı, sessizliği bir kenara bırakmıştı.

Rüyamda bir kadın var, devamlı ağlıyor dedi.

Tanıdığın bir kadın mı?

Yok, hayır tanımim (tanımıyorum). Sonra dün akşam yine gördüm, aynı kadını. Bu kez uyuyordu.

Eee sen ne arıyorsun orada dedi Selcan.

Heç… Bilmiyorum, rüya görim işte bilmediğim bir yerde, tanımadığım bir kadının evindeyim de eşyalar farklı, bizim evdekilere benzemi (benzemiyor).

Nasıldı, neye benzidi (benziyordu)?

Tüller yaldır yaldır edidu (ediyordu) mutfak çok güzel, bizimki gibi uzun, üst üste beş-altı sıra tahta, tüllü terek değildi…

Sonra ne oldu? diye sordu Selcan.

Lacivert kadife kaplı bir yerde boylu boyunca uzanmış yatarken birden ayakucundan titremeye başladı, ben evin içindeyim. Titremeye başlayınca başka bir şey daha oldu, dedi ve sustu. Önceden annesine anlattığı şey yüzünden Selma sustu fakat yüzünde başka bir ifade de vardı…

Selcan tez canlıydı: ‘Ne oldu anlatsana? Kesip durma, hemen söyle’ dedi.

Çocuktular… O yaşlar da, söylediklerine alınma, darılmaca, küsmece olmuyordu.

Şey işte, ayakucundan titremeye başlar başlamaz; hani dağları sis gabli ya (kaplıyor ya) o renkte bir şey görünür oldu.

Nasıl yani?

Kadın uyi (uyuyor) haberi yok. Bir tek ben görim (görüyorum) onu. Hem titri (titriyor) hem de bedeninden kendi gölgesi sıyrılidu (sıyrılıyordu).

Ayşegül bir çığlık atıp Selcan’ın eline yapışmıştı o anda. Korkma… Korkma dedi küçük kıza.

İçten içe kendisi de korkuyordu fakat küçük kız için korkmamış gibi yapması gerekiyordu; ailesinden ilk öğrendiği şeylerden biri bu davranıştı; eğer yanında yaşı küçük biri varsa önceonun hayatını düşüneceksin…

İyi de dedi Selcan, durup dururken tanımadığın kadını ne diye görürsün ki? Korkmadın mı o halinden?

Selma: O an korkman gerektiğini bilmisin ki (bilmiyorsun) izliyorum öylece. Kadından gölgesi sıyrıldıkça titreme bitti, bu kez zangır zangır etmeye başladı. Bedeni çırpınıyor haldeydi.

Sonra o sis, kadının üzerinden sıyrılıp yine sıyrıldığı yerde oturmuş halini aldı. Resmen oturuyordu yani kadından iki tane vardı. Biri uyuyan kadın diğeri oturan kadın…

Allah Allah… Gece uyumadan önce dua etmiyor musun diye sordu Selcan. Ne duası?

Yattım sağıma, döndüm soluma, melekler şahit olsun, dinime imanıma, Âmin. Bu duayı söylemiyor musun?

He, söylim (söylüyorum) Kul euzu bi rabbin nas ile felakı da okim (okuyorum). Hangi rüyayı göreceğini nasıl bili ki (bilir ki) insan? Bunun anlamı ne oli (oluyor)? Diye sordu. Anlattın mı başkasına?

Hayır dedi Selma. Hem benim anlattığımla ilgilenmezler. Bir keresinde buna benzer bir şeyi anama anlatmıştım. Sıkı sıkıya tembih etmişti; tarlaya, bahçeye tuvaletimi yapmamı yasaklamıştı, akşamüzerleri dereden ve obuz olan yerlerden geçilince üç kere -tu bismillah- dememi söylemişti, gece olduğunda karanlığa karşı, dışarıya su dökme demişti… Bunları yapınca ne olurmuş?

Onlar öyle yapilarmış (yapıyorlarmış) ben de yapacakmışım.

Yapmayınca ne olurmuş, sordun mu?

Hayır, sormadım dedi Selma.

Sekiz yüz metre ilerledikten sonra rehber olan kız, işaret parmağını uzatıp: ‘işte fuar’ dedi.

Allah Allah… Şarıl şarıl akan suyu, çeşmesi yoktu. Selcan mektebe gelirken yanından geçtiği, toprağı yarıp da yolun üzerine iz bırakan, depoya hapsolmuş su gibi bir şey beklerken: ‘hani nerde?’ diye sordu.

Selma’nın yüzü kararmış: “burası fuar değil” dedi. Kız ısrarla: “hayır burası Cim fuarı” deyip parmağıyla tekrar suyu gösterdi. Herhalde kızcağıza; doğanın sonsuzluğu içinde bu yer nokta gibi geliyor ki; Cim harfinin tam orta yerinde küçük noktası vardı.

Bu duruma canı sıkılan Selcan, Selma’ya: ‘haydi geri dönelim’ diyeceği an da Ayşegül; Cim fuarı denilen bu yerin toprağına, iki kolunu karşılıklı şekilde koymuş; üzeri yaprak ve çalılarla örtülü, altından yüzeye doğru yapışık yosun büyümüş suya eğilip içmek istedi. Bunu gören

Selma hafif yalpalar gibi oldu ancak kızı entarisinden tuttuğu gibi geriye çekip: “o pis su, içme” der demez ikisi birden sırt üstü düştüler. Allah’tan yol topraktı yoksa bir yerleri incinebilirdi.

Selcan Ayşegül’ün elinden tutup ayağa kaldırdı: ‘Bir yerin acıdı mı? Diye sorduğunda öteki kızlar Selma’ya bakıp gülüştüler, fingirdemeye de başlamışlardı. Bu kez elini; düştüğü yerden kalkmak üzere olana uzatıp: ‘haydi Selma gidelim’ dedi. Diğer kızlar hiçbir şey demeden, tuhaf vaziyette okul düzlüğüne doğru ilerlediler. Selma dalgın bir haldeyken Selcan: ‘Niye buraya Cim Fuarı diyorlar, Elif-Ba daki harften mi bahsediyor buralar?’ Diye sordu. O da:

“heç” dedi. Birkaç adım attıktan sonra da: ‘he ya, cüzdeki Cim harfinden bahsedi

(bahsediyor) sen bilmin mi?’ diye sordu.

‘Yok, bilmim’ dedi.

Hiçbir vakit: “sevgili günlüğüm” diye başlık atamadığı günlüğüne; hem rüyayı hem de fuarı çocuk diliyle yazacak olan Selcan, Cim harfini unutmak şöyle dursun; çok seneler sonrasındaki bir senede, yaşadıklarından dolayı tir tir titreyip, nefes alamamış ve hevesi tam

kaybolmak üzere; Elif-Ba dan acaba destek mi istedi, veda mı ediyordu bilinmez, hislerini şöyle yazacaktı:

Bu gece bu şehri ben kapatmalıyım.

Fındık gibi çotanağında

Kiraz gibi alımıyla

Neyi var neyi yoksa

Tası, tarağı, toprağıyla.

Vav gibi hamuş, sancı çekmeden.

Elif misali dimdik (Dipdik) ayakta.

Üzüm grisi bir gece de

Hemzeli izhar-ı kameriyye.

Dal gibi vakur, duru.

Bu şehrin Cim gibi ortada sonu.

Şın gibi şahlanıp çiçek açarken

Elif kadar Lam, Lam kadar Elif’im.

Bir yalnız, bir başta, bir ortada bir de sonda

İnci misali mavi karanlığında

Bir ölü misali yeşil altında.

Ve yanımda bir ismim kaldı.

Ateşe yol bulan su damlası

Can kırık… Her yer, yüzüm

Bu gece bu şehri terketti sözüm.

Sakin, harekesiz diyarı bensiz kapama

Kalsın bu şehir bu gece, benli kıyam da.

Selma kızgın şekilde küçük kıza bakarken Selcan mektepten çantaları alıp gelmiş, üç arkadaş Dipdik’ten yukarı yürümüşlerdi. Saçından aşağı kayan cemberi boğazına yığılmış halde Ayşegül, yol kenarlarındaki taşları toplamaya devam ediyordu.

******

Fatma Civelekoğlu Geçer

‘Heç’ Kelimesi Üzerine Birkaç Kaynak Bilgisi:

Heç: 1. Olumsuz yargılı cümlelerde fiilin anlamını pekiştiren bir söz (zarf). 2. Soru cümlelerinde belirsiz bir zamanı anlatan bir söz (zarf). 3. Bir soruya açık bir cevap verilmek istenmediğinde cevap cümlesinin başına getirilen bir söz (zarf). 4. Boş, değersiz, önemsiz olan şey veya kimse (isim). KÖZLEME, Ufuk, El-Ücra Alucra Yöresi Halk

Ağızları Derleme Sözlüğü, Gayri Nizami Kitap, Trabzon, 2024, Syf: 156

Heç Heç: At, başını alıp gitmek istediği zaman, onu yavaşlatmak için kullanılan söz. Bu söz,

Arapçaya uygundur. Bu kelime kuraldan dıştır; çünkü kendisinde هـ vardır, hâlbuki Türkçe’de

هـ harfi yoktur. KAŞGARLI, Mahmud, Divanü Lugat-it-Türk Tercemesi, Çeviren: Besim Atalay,

TDK Yayınları, Ankara, 1992, Syf: 321

Heç: (II) Hiç. Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü III, TDK Yayınları, Tıpkıbasım,

Ankara, 2019, Syf: 2326

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Havalar Isındı. Keneye Dikkat!

HIZLI YORUM YAP

Araç çubuğuna atla