42,9664$% 0.08
50,6224€% 0.03
5.965,27%0,22
Gannū ismini duyduğunda kısa süreliğine de olsa dikkatini arkadaşına verdi: “hayladan, Bekdeş’ten gelidim (geliyordum). Karatepe yolunun sapağında görüp Petekliğe değin yürüyerek birlikte gelmiştik. Şu aralar çarşıda teyzemin yanındayım demişti.”
Osman Bey: “Hapse girdiğini duyduğumda görüşüne gitmiştim. Çıktıktan sonra bir araya gelmek kısmet olmadı.”
Mustafa Aga: “Ben de o günden sonra haber alamadım. Hapse girdiğini de bilmiyordum. Demek benden sonra geldi başına ne geldiyse, Allah bilir” dediğinde sol eline baktı.
Otların içine dağılan incecik parçaların hangi yöne doğru sıçradığının farkında olmamıştı; ayağa kalkar kalkmaz siftin (ilkin) gördüklerini toplamış emmelane (amma-lakin) bardağın tüm parçaları avcunun içinde değildi. Akıl işte! Hepsini bir araya getirse aynısı bir bardağı yapamayacak olsa bile parçaları toplaması kendine en yakışanıydı. Bu yörede ellerinin dokunmadığı ot toprak neredeyse kalmamış; sırtı arkadaşına dönük bir kez daha eline bakarak: “Osman’a ayıp ettim” diye kendine kızdı… Düşünceleri dağınık ve bulanıktı.
İlgisini başka tarafa yöneltmeye çalışsa da Osman Bey başaramamış kendi dünyasına tekrar çekilen arkadaşına bakıyordu.
“Hem Osman’dan medet bekle hem bardağını kır, olacak iş değil, ne adammışım be” deyip ha gayret kendine yüklenmeye devam etti. Gözünün karardığına mı yansın? Tuzla buz olup parçalananı mı hesap etsin? Bilemedi… Hastalığından da kendinden de utandı. İyi de, buraya gelirken söylemek istediklerini şimdi agasına nasıl diyecekti? Bunu da düşündü. Dağların içine çekilmiş dilsizliği gibi aklında olup bitenlerden yorulmuş: “kör olasıca illet beni niye buldu?” karanlığından kurtulmak isterken: “tüm parçaları toplamam gerek” düşüncesiyle bahçenin aşağısına yürüdü.
Fındık ocakları ıçkalardan temizlenmiş dibine düşen her şey görünürdü; çiçek açmış yabani otların kimi uzun, kimi kısa boylu, kimisi tohum saçıyor, içlerinden minnacık kırıkları bulmak da hayli zordu. Üstelik yukarıdan aşşālamasına bel eğik halde yürüyerek bir şey aramak demek depenüstü (tepetaklak) gitmekle eşdeğerdi. Zaten arkadaşına ayıp ettiği sanrısı üzerinde: “bir sakametlik daha çıkarmadan” hissinde ocağın dibine indi. Geçek hizasından başlayıp bir kenardan ȫnlere durmuş yukardan aşşā eğilmeden, beyni de önüne akmadan böylelikle gördüklerini dikkatlice toplayabildi.
Osman Bey’in buğulu mavi gözleri: “şunun şurasında iki laf edecektik olana bak” dercesine… Arkadaşına suçluluk duygusu hissettirmeden gülerek: “Bırak şunnarı (şunları) toplamayı, ne güzel takalak (sohbet) ediduk (ediyorduk)” dedi.
Mustafa: Olmaz aga… Çoluk çocuk bahçede gezini maazallah… Çocuk olmadığında bile gelip geçen bi maklavatın (hayvanın) ayağına batar. Toplamadan olmaz! Elime yapışmiya (yapışmıyor ya) kırdıysam toplarım.”
Tatlı dille konuşan arkadaşının neşesinden cesaret alarak bir nebze olsun mahcubiyeti azalmış omuzlarından ağır bi yükün kalktığını hissederek asmanın dibine yürüdü. Endamlı kestane ağacının alt tarafının boşluğundan, burgulu gövdesi uzadıkça aşağı yığılmış salıncak şeklinde sarkıyordu. Bardağın dip yuvarlağını da en sonunda eline alıp avcuna bir kez daha baktı.
Topladıklarını çay tepsisine koymadı. Ocak dibine görünür bir yere de bırakmadı. Evden gelirken yolda izde lazım olacağını düşünerek yanısıra ne poşet ne de yamaluğa benzer bir şey de getirmemişti ki içine koysun… Elini yummadan, sol cebine usulcak gene boşalttığında kırık seslerini duyup yüzüne yerleşen yine o karabasan canhıraşlığıyla bi çırpıda: “Senin çevren geniş aga… Has gene oğlanı bi araştırsan” diye beklentisini söyledi.
Osman Bey: “Sen gel hele otur, o işe bakulur” deyince mintanının cebinden Maltepe paketini çıkararak arkadaşına uzattı.
Ağzının yangısıyla içinden bir dal alıp parkasının sağ cebinden çıkardığı muhtar çakmağı ile sigarasını yakarak hiç beklemeden bi fırt çekip ganede üfledi; Yedigöz’den esen soğuk yel ötebaşa dumanı savurduğunda havada izi yok olup gitti. Keşke kafasından söküp atamadıkları beyninden dışarı çıksa da gökyüzünde yok olabilseydi? Bu derde kalalı beri böyleydi. Yeter ki çevresinde yanlış bir şey olmasın ve görmesin, olduğunda ve olan yanlışı gördüğü an da haletiruhiyesi hep aynı bu şekilde olurdu…
Agasının isteğini söylemesine sevinmiş: “gel otur hele” dese bile ayakta dimdik duran Mustafa karşı ki dağları annaklıyordu. Zabahca dağ yollarına sürülen ineklerin, akşam eve geri dönüşlerinde boğazlarında asılı zillerden inceli-kalınlı çıkan sesleri de yeni işitiyordu. Yolun alt tarafındaki Fidez’in evin bacasından dumanlar yükselirken çıra kokusu etrafa yayılmıştı. İki eski arkadaş bol oksijenli çıra kokusunu aynı anda içlerine çektiler…
Bir kıyısı tablanın altında kalan yepelek otların üzerine paketi bırakan Osman Bey: “Oğlanın köyüne yakın Köplübaşında bi tanıdığım var ona sorarım. Sen de oluru olmazı düşünüp heba etme kendini. Eğer istemisan (istemiyorsan) hacene (ara bulucu kadın) ile “gelmesinler” diye geri haber gönder. Kızınla da konuş, olsun bitsin. Taşıma su ile haybeten değirmeni döndürme aga… Sana da yazık beynine de” diyerek teskin edici sözlerini söyledi…
Öyküdeki Anlamı | Ȫnler: “ȫnner” telaffuzuyla da söylenilir. Eğimli arazilerde fındık toplanırken, bahçenin bir kenarından çalışmaya başlanarak o halde aralıklarla yanyana dizilip işe başlamayı anlatır. Ȫnlere durmak sıraya durmak, yeni bir sıraya başlamak demektir.
Başkan Kibar Ankara’da Hemşehrileri İle Buluştu
1
Sokak Hayvanları Uyutulmalı Mı, Uyutulmamalı Mı?
1280 kez okundu
2
Karadeniz Bölgesinin Geleneksel Halk Oyunu “HORON” Çambaşı Yaylasında Hayat Bulacak
1156 kez okundu
3
ORDU’DA SEÇİM
1038 kez okundu
4
Deneyap Teknoloji Atölyeleri İçin Başvurular Başladı.
970 kez okundu
5
İŞ ADAMLARINDAN İSTANBUL DUMED ORDU İL BAŞKANLIĞINA BAĞIŞ
922 kez okundu