DOLAR

43,1337$% -0.01

EURO

50,3773% 0.3

GRAM ALTIN

6.401,16%2,41

a

Çent / Fatma Civelekoğlu Geçer

Çent

Hamur koyulaştığında elindeki tası, gelişigüzel odunların üstüne doğru koydu. Yüzü sobaya dönük halde sofradaki kâseden ufra alıp sepeledi. Un ekeleyen elinin üstü diğerinin de ayasıyla, bir yanını diğer yanına çevirerek, ellerine yapışmaz oluncaya değin unlayıp yoğurmaya devam etti.

Kıvamını tutturup yoğurma işi bitince ayağa kalkarak, tereğin sağ boşluğuna, kapının ardına yöneldi. İki çivi üzerine uzatılmış oklavayı, çiviye takılı olan yamalık bohçasını, peşine, az aşağısındaki kaşık kabından bıçağı alıp sofranın yakınına bıraktı. Ölçek kabını da onların yanına indirdi. Çatmaya dayalı olan siniyi de getirip sofraya alt-üst etti. Kuzine demirine asılı, kalın tığ ile örülmüş bulaşık yıkama bezinin bir ucunu, tasın içindeki artık (artan) suya batırarak güzelce (iyice) sildi, kuru olan yeriyle de kurulayıp tekrar yerine astı. Boş tas ile ayaklı bakır tasını, tereğin en alt sırasına, kap kacağın (bulaşık kaplarının) içine bıraktığında, arkalığındaki büyük tepsiyi de aldı. Bohçayı tepsiye kanatlı (kenar uçları) şekilde sererek sağ tarafına yerleştirdi.

Sofra örtüsünü dizlerine çekip yüzü tereğe bakar vaziyet de oturdu. Elini hamura daldırarak, bir parçasını bıçakla kesip sinide, iki eliyle yuvarlamaya başladı. İstediği şekle bürününce küçük bezelere böldü. Bir tanesini sinide bırakarak, diğerlerini az önce tekneden boşalan yere doğru: “dibine yapışmasın” deyip altına un serperek dizdi. Bu sabah ki kahvaltı da ahrı (sonu) gelen süzmenin, beyaz cenberden olan bezini faşır faşır köpükleyerek, Yedigöz’ün suyu ile durulamış: “çabucak kurusun” diye de soba demirine asmıştı. Onu alarak hamuru bütünüyle örtüp bıçağı da üzerine bıraktı.

Burnuna yanık yağ kokusu gelmeye başladığında daha da hızlanıp mayalanmasını beklemeden katiriç olmuş ellerine ilk bezeyi aldı. Açacağı yeri ufralayıp bezeyi koydu üstüne yine un ekeledi. Üç parmağını (işaret, orta ve yüzük) birleştirerek bezeye bastırdıktan sonra, yine aynı elinin içini üç defa hafifçe oklavaya vurup: “bereketli olsun” düşüncesi içinde: “bismillah” diyerek açmaya başladı.

Sobanın gümbürdemesiyle birlikte ayarını kısmış olsa da, yağ kararmıştı. Yeniden sürüp tazeledi. Oklavasına doladığı ilk yufkasını, gözüyle ayar çekip bi gıydan ağrı (kıyısından doğru) aça aça serdi.

Pencereden giren temiz hava (rüzgâr) sırtını yalayıp geçtiğinde, un kokusu etrafa yayılır, içerinin sıcağıyla buluşur buluşmaz da varlığı aniden yok oluyordu.

Bir yüzü pişen yufka yeleğinin kıyısından, oklavayı sokup çiğ tarafını saca çevirdi. Sinide bekleyeni dolamaya lüzum görmeden bir çırpıda oklavaya savurup öbürünün üzerine koydu. Ağırlığından dolayı evşün kullanmayı sevmese bile, çoğunlukla sobanın külünü temizlerken kullanır; açkı açtığı zamanların birinde, oklavanın uç tarafını çenterek (yontarak) düzlemiş oturduğu yerden, uzatmasıynan (uzatması ile) rahatlıkla ters yüz edip işini görüyordu. Hatta bunu ilk uyguladığında: “Evşünü al, oklavayı bırak, oklavayı al, evşünü bırak, al, bırak, al, bırak, o neydi yahu? Oh be, şimdi daha iyi oldu” bile demişti. Nazmiye Hanım bir işe başladığında, bitirene kadar ayağa kalkmaz, ayakta yapılan işlerde de oturmaz, bir an önce bitirmek ister, bunun için pasa çalışır, bittiğinde de mola verip dinlenirdi. Bir işi tek başına yapmanın en kolay çözümünü bulur, o işe yaraşır şekilde de bitirir, daha sonra başka işlerini yapar, yol-yordam bilerek, işin içinden iş üretip bitmek bilmez hale getirmezdi. Çocuklarına bu konuda; İş nedir? İşe nasıl başlanır? Yolu yöntemi nedir? Zorluğu nasıl aşılır? Diye öğretirken, değişmez bir kural olarak daima: “işe başladığınız vakit, siz değil iş sizden korksun, sım sım etme yok (iş yapmamak için uyuşuk davranma hali) hadi bakim” diye söylerdi…

Ve çocuğun dili dönüp ayağı yürümeye başladığında, aklı ermiyor olsa bile, hastalığı-sökerliği olmadığı sürece, usul ve dingin akan bir su gibi, aile büyüklerinin bilgi ve tecrübe aktarımları başlar, eğitim verilirdi. Yaptığı işe, gücünün yetip yetmeyeceğini algılamayan çocuk ise verilen işi yapmaya çalışır, yapamamışsa eğer, uslusu: “bir dahakine iyisini yaparsın” diyerek ikazda bulunurdu. Yapılan bu ikazı da çocuk anlamaz, güzel bir şey söylenmişçesine gülerek, sevinç içinde; eğer karanlık çökmemişse mahalleye, çökmüşse de kardeşleriyle oyun oynamaya başlardı. Bu dağlarda yaşadığınız eve katkı sağlamak, çalışıyor olmaktan geçerdi. İş, yaşı gelen çocukların üzerine bırakılır; Mehmet, bahçe işleri haricinde odun kesme, taşıma, boş kaplara su doldurma, kösele taşını çevirme, Servet; arazilerin akarı-kokarı var mı? Ekilecek-dikilecek alanları tespit etme, sınır boyu gazuk (kazık) tellerinin kontrolü ve hasarların giderilmesi, kapıya-bacaya sahip çıkma, Selcan; çocukların bakımı, palazların (çocukların bezleri) yıkanması, evin süpürülmesi, bulaşıkların yıkanması, hamurun yoğrulması, yoğrulan hamurun teknesinden dışarı taşmadan (fışkırmadan) zamanında pişirilmesi, pişirirken yakmaması, adam akıllı, düzgün pişirmesi gerekliydi. Ahmet’in işi hasta olmamak, Mercan’ın ki de büyüyebilmekti…

Çocuklar büyüdükçe iş yükü artarak katlandığında, her biri ateş parçası gibi çevik olmayı ve el çabukluğunu da öğrenmişlerdi. 1200 rakımlık Dikdip’te öğrenilen bu eğitimin; farklı coğrafyaların özel okullarında (I) gözde olduğu da biliniyordu. Demek ki ailenin çocukları özel bir eğitime dâhildi…

Dal odunları teker teker sobaya doldurarak kapağını kapattı. Pişenleri tepsiye koyup bohçanın kanatlarını (uçlarını) üstüne kapadı. Sacın üstüne dökülen ufranın, beyazlığı kaybolmuş kızarıp yanmıştı; oklavasına doladığı yufkasını, iki kere geri çevirerek hafif saçaklandırıp kuzinenin arkalığına doğru, birkaç kere savurduktan sonra serdi.

Gölgede kalan yerler hariç, sabah çisesini çoktan toprağın üstünden kurutan güneş, saatler ilerledikçe git gide ferini artırıp çıngıyı kızgınlaştırmıştı; çıplak ayakla üzerinde şu an yürümeye kalksan tabanları yanar, basılmazdı. Tavan arasına da işleyen sıcaklık, birbirine vuran mileler gibi çatıdan sesler çıkarıyordu. Evin kendi sesinden başka, dışarıdan gelen mırıltılar da vardı. Kapıdan gelen, anlaşılmaz sesler için: “Ahmet, abisini çārıp (çağırıp) geldi demek ki!” diye düşündü. Bu esnada bir çakıl taşı çıngıya fırlatıldı. Ardından: “Nazminge huu” sesini duydu. Taş yuvarlana yuvarlana saçaktan aşağı düştüğünde; sese karşılık o da: “huu” dedi…

 “Çent” Kelimesi Üzerine Kaynak Bilgisi:

Çendelemek [cendelemek, çentmek]: Yontmak. Türkiye’de Halk Ağzından Derleme Sözlüğü (2019) II. Cilt, Ankara: TDK Yayınları

Diğer Kaynakça:

(I) … Serbest oyun alanları, yaban hayatı habitatları, yürüme yolları ve gezinti alanları içeren okul bahçesi tasarımlarının öğrencilere sağladığı yararları belgeleyen çok sayıda çalışma var. Bunlardan iki büyük çalışma: “Yer Kazanmak” ve “Oyun Yerleri” adıyla Kanada’da gerçekleştirildi… Araştırmacılar çeşitli doğal ortamlar içeren okul bahçelerinde zaman geçiren çocukların fiziksel olarak daha hareketli, beslenme bilinçlerinin daha yüksek, birbirlerine karşı daha uygar ve daha yaratıcı olduklarını buldular…

LOUV, Richard (2018) Doğadaki Son Çocuk – Çocuklarımızdaki Doğa Yoksunluğu ve Doğanın Sağaltıcı Gücü, Çeviren: Ceyhan Temürcü, Ankara: Tübitak Popüler Bilim Kitapları, Syf. 261

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Üretici Seviniyor, İhracatçı Dar Boğazda!

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Araç çubuğuna atla