DOLAR

45,2057$% 0

EURO

53,0405% -0.11

GRAM ALTIN

6.702,45%-0,19

a

Bāmat / Fatma Civelekoğlu Geçer

Bāmat

Heybetli Çal Dağ’ının rüzgârına kendini siper eden Gıran Dağı, Tikenligenç ile asırlardır karşıdan karşıya yüz yüze bakardı. Elini alnına koymamış olsan bile gözler kamaşmaz, asmalı kestane ağacının gölgesinde gece mavisi dağlar alabildiğine görünürdü.

Etraf da ses soluk yoktu. Çarşıdan (Giresun) gelen minibüsün gürleme sesini duyduğunda, daban yoldan aşağı yürüyüp araba yoluna inmeksizin geçeğin dibinde dururdu. Eşini karşılamak için ocağın dibinde beklerken yaşmağını ortalar, sağ kenarı sol çene altına sıkıca kıstırıp sol tarafı da sağ yanağın içine iterek düğümsüz bağlardı.

Bağrı, sürekli yanan güneşin feriyle solan, yağdığında yağmur suyuyla rengi koyulaşan toprak yol, Yedigöz’e yukarı Lamelif gibi uzanırdı. Eski zamanda kestirme olarak da gidip gelinen yolun çimenleri, beklediği ocak dibinin alt tarafında kalırdı. Pazartesi ve Cuma günleri, şehre gidip gelen araç Fidez’in evin boynuna (üst tarafına) yanaştığında çalışır vaziyet de durdu.

Hafta içi çarşıya gitmek isteyen köylüler, Okçu Deresi’ni aştığında Gıran Boğazına ilerleyerek arka yüze döner, oradan Tahtalı Camiye varır, rampa aşağı pasa giderek Melikli Köyü sınırlarının sona erdiği tahtalı köprü üzerinden karşı yana geçilirdi; eski zamanda bu mıntıkanın adına Hambarlı bir süre sonra Osmaniye şimdiler de Çal Dağ denilir, buradan doğru şehre gitmek kolay olurdu… Köprüyü geçtiğin vakit az daha ileri yürüdüğünde yanyana dizili hayrat çeşmelerin, sadece bir tanesinin kurnasını çevirdiğinde acı su akardı. İçenin şifa bulduğu söylenen su, güldür güldür içilmez, hafif gene acısını boğazına bıraktığında, haggetten (hakikaten) ilaç gibi bir şey içtiğini anlardın.

Tekel Başmüdürlüğü’nde çalışan Osman Bey, sipariş usulü diktirdiği takım ceketi eyninde, yüzü aşkın kilosuna hususi yaptırdığı ayakkabısını toprak yola bastığında: “Allahaısmarladık” diyerek minibüsün kapısını kapatırdı. O inerken de üstbaşa (ulu orta olmayan yer) çimenlerin üstüne itinayla, delikanlı yolculardan biri yükünü yumağını bırakırdı. Tekrardan hareket eden köyün dolmuşu önce Yedigöz obuzunu dönerek Eyüp Deresi’ne ilerler Karadere’ye varmadan Çardakyan da, elektrik direğinin yakınında zaten yol da biter, yolculuk da sona ererdi. Yolun bittiği yerden daha öteler de evi olan erkekler çuvalını omuzlar, kadınlar ise büyük Pazar çentilerin kulpuna, ilmekle bağladıkları gınnab* ile yükleri sırtına girinerek bahçe içlerinden yürüyüp de evlerine varırlardı.

Nazmiye Hanım geçekten aşağı indi. Çimenlerin üstündeki erzakların hepsini, az önce beklediği ocak dibine taşıyıp yoldan yukarı çıkardı, o çıkarırken eşi de, yaşlı kiraz ağacına bakarak ağır usul bahçeye adım atmıştı. Gumanyanın (erzakların) son seferinde, eve gider haldeyken: “lâ” dediğinde geriye dönüp Osman Bey’e bakmıştı. Mintanının altına doladığı saman renkli kuşağını eliyle düzeltirken diğeriyle ona ceketini uzatmıştı. İşaret parmağına takılı vaziyet de ceketi tutuyorsa anlamalı ki emanet cebindeydi. Diğer türlü ceket herhalükar da boş sayılır, rahatlıkla kolunun altına sıkıştırarak götürebilirdi. Nazmiye Hanım elindekileri muntazamlı yere bıraktı. Kollarını giyinmeden direkt omuzlarına ceketi atmıştı. Bir hafta süresince evin boğazına anca yeten öteberi poşetlerini yeniden ellerine alıp giderken fındık setlerinde eşi gezinmeye başlamıştı.

Akşama yüz tutan bu saatte yemek hazırlığı içindeyken Osman Bey’in sözüyle yaptığı işe ara vermiş çay demlemeye başlamıştı. Sobanın kenarında, übrükte (ibrik de) hâlihazırda kaynayan suyu, altlı-üstlü Emsan çaydanlığın küçüğüne aktardı. Dolu doluya bir çorba kaşığı çayı içine boca ederek karıştırıp kapağını kapattı. Tereğin çatmasına dayalı, büyük tablanın içine -belki biri daha gelir bilinciyle- üç bardağı, bir de çay kaşığını yanına da şekerliği koydu. Boşta kalan yerine tığla örülmüş elbezini sererek üzerine çaydanlığı oturttu. Eşinin hediye ettiği Singer* makinasını iki ayağıyla birden çalıştırarak, pazen kumaşından arta kalan parçaları birbirine ekleyip de evvelden diktiği yamaluk elbezisini, çaydanlığın üzerine örterek tablayı eline aldı, merdivenden aşağı indi. Numarası onyedi olan kara lastiğini giyerek kapı eşiğinden dışarı çıktı.

Tikenligenc’e evini yaptırdığı vakitler de Hatun annesinden kirez ile elma fidanı almış yarıntasi günü kıble yönüne açtığı evin kapısından, dilinde besmele önce sağ ayağıyla adım atarak, bastığı yerin hizasından iki metre öteye kirazı, dört metre ilerisine de elma fidanını dikmişti. Dibine can suyu dökerken: “ağaç fidanı nefes, insan fidanı dediğin ömür aldırır” deyip iç çekmişti… Her sabah… Gün henüz yeni ışırken bu fidanların başına gelirdi. Güz aylarında, onlar buralarda yokken yeylime gelen inekler “kafalarını yemesin” diye alttan okarı çangal ile etrafını çevirerek, tepesine de hışır bir çuval geçirmişti. Kirez ağacı ilkin dimdik büyüyordu, her nedense birkaç sene geçince, gövdesi aşağı eğilerek kambur oldu. Git gide her yıl daha da gelişerek, insan elinin bükümeyeceği kalınlığa erişmiş hörgücünün (kamburunun) üstünden hızla, dimdik büyüyüp evin yüksekliğini aşmıştı. Hatta dallarından birini çıngıya doğru uzatarak, rüzgâr esse yaprağı kımıldar, gövdesi üğrünerek gıcırganır, ev ahalisi alt kattan sesini duyardı…

Napolyon kiraz ağacın dibinden dönerek, ötesindeki erik ağacını, az daha ilerisindeki Horasan incir ağacını geçip bahçe içine yürüdü. Bir set aşağı indi. Aralıklarla dikilmiş üç erik ağaçların da aşağısında olan son setin sırasında Peri’nin babasıyla eşi karşılıklı sohbet ediyordu.

Osman Bey’in sırtı, asmalı kestane ağacına dönükken üstten aşağı gelen Nazmiye Hanım’ı gördü. Obuza doğru da göz gezdirip iyiden iyiye araziyi inceliyordu. Bir önceki sene bahçeyi bāmat ettirerek, bu ay da ocak diplerinden ıçkalarını temizletmişti. Uzaktan uzağa bakılsa bir ocağında en az iki, en fazla da altı dal görülürdü. Körlenecek ocak olduğunda, dalların topunu birden (topluca) kestirmez, seneden seneye sayısını azaltarak aradan çıkarırdı. Arkadaşının dediklerini can kulağıyla dinleyip konuşmaya iştirak ederken bile; önü sıra gördüğü dala, çatalını geçiren bir diğer dal için, içten içe: “fındığa yatmasaydı eğer” diye düşünmüş ganedi vuran (değen) çatalından: “şimdi orak olsaydı” diye bir çırpıda (uç bāmatı) bāmat etmek isterdi…

Yanına yanaşan eşi, misafiri hoşladıktan sonra çay tablasını ocağın dibine bırakarak gerisingeri eve yöneldi…

Öyküdeki Anlamı | Bāmat: Fındık ocaklarının içindeki ganetlerden veya ganet olmaya yaklaşan şah dallardan, kuruyanı varsa kurusunu, birbirine dolanmış ya da diğer dalların büyümesine engel olup zarar veriyorsa o dalları kökünden itibaren kesme işlemine denir. Bir de uç bāmatı vardır. Uç bāmatında dallar kökünden değil uçlarından kesilir. Kesdene, yeykin (yaykın=kızılağaç), meşe, doruk vesair gibi ağaçların dallarını kesme işlemine budama denilir, bāmat denilmez. Fındığa mahsus bir kelimedir.

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

BASINDA BASILANLAR / Aidiyetin Yeniden İnşası: TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ.

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Araç çubuğuna atla