45,7392$% 0.33
53,0889€% -0.22
%
Yirmi beş m2’lik mektebe adım atmıştı. Tek göz olan odanın; kare şeklindeki penceresine on dört santim mesafeyle, dokuz paslı demir konulmuş; camdan sızan gün ışığı da hocanın masasına vururdu.
Duvara dayalı tahta sedirin, baş tarafındaki boşluğuna çentisini takıp, arkadaşları Ayşegül ile Selma’nın yanına oturdu.
Ayşegül’ün kendinden büyük iki ablası vardı; başörtüsünden görünen saç rengi kızıla çalar, mektep çıkışlarında birlikte eve giderlerdi. Selma ise ondört yaşında, sessiz, utangaç; diğer kızlara nazaran boyu uzun, yaşı büyük de olsa ailesinin en küçük çocuğuydu; mektepteki çoğu çocuklar gibi köyde kalır, şehir yaşamı bilmezdi. İlkokul eğitiminden sonra okula da gönderilmemişti.
Dipdik Mahallesi’nin düzlüğüne; Menderes dönemi yapılmış ilkokulu bitiren kimi çocuklara… Bazı yetişkinler; evlilik çağı gelmiş gibi bakar; on beş yaşında olup evlenmemiş kızlara da: “Evde galuk (kalıp) kalmış” sözü söylenir: ‘Acaba bir kusuru mu var?’ diye de şüphe edilirdi.
İçinde kötülük barınan şüphe sahiplerinin arasında yaşayan kız talebeler, birbirine duyduklarını anlatırlardı. Selcan’ın mektepli kızlardan işittiklerini zaman sonra annesi; başka köyde yaşanmışçasına tekrar anlatarak kızının davranışını gözler, neye meyledeceğini hissetmeye çalışırdı.
Nazmiye Hanım’ın kız çocuklarını sevip sevmediği bilinmez; evin içinde kızıyla yalnız kaldığı zamanlarda sürekli; ismini cismini bilmediği, kahramanı küçük kızlar olan hikâyelerin, sonu korkunç biten olaylarını ince ince anlatır, peşine de: ‘sakın dediğimi kimseye deme’ diye sıkıca tembihlerdi.
Annesinin anlattıklarına mana veremeyen kız, masal dinlediğini sanır; hayaline birden Kırmızı Başlıklı Kız gelir, koca ağızlı kurdun yerine ise masal kızını koruyan aslan icat ederdi; niçin böyle yaptığını kendisi de bilmezdi…
Kızların, hikâyelerde anlattığı kötü insanları her defasında, aslana parça pinçik ettirir, sabah olduğunda da kötülüğün olmadığı bir dünyaya uyandığını düşünürdü.
Ah be Selcan!
Asiliğin rengi belli ki kızda var; bu yüzden boyunduruk altına alınmak istenir, ardı arkası kesilmez ürkünç hikâyeler pasa söylenirdi.
Bugün mektep, yeni gelenlerle beraber oldukça kalabalıktı… Talebelerin kimileri seslice dersine çalışıyor, gürbüz çocuklar da itiş-kakış içinde birbirine sataşıyordu. Saat 10 a doğru hoca içeri girdiğinde hepsi sus pus olmuştu.
Hasta olduğu ya da şehre gittiği vakitler; imamın yerine Öztürk hoca kursu devam ettirir… Selcan; bayram günleri avcunun içini öptüğü dedesini çok severdi.
Yeni gelen talebeler; elif-be harflerinin alt kısmında, Türkçe anlamı yazandan başlar, bazısı: ‘elib be’ deyip F harfine dili dönmezdi. Harfler tanındıktan sonra alt yazısı olmayan sayfa açılıp, elif harfinden ye harfine değin yanlışsız okunurdu.
Sonraki ders ise; başta, ortada ve sonda yazılan harflerin değişen hallerini; gördüğünde tanıma ve ezberlemeydi. Hoca bu derste; parmağını gelişigüzel harflerin üzerine uzatır fakat: ‘hangi harf’ demez, talebe harfi söyler; söyleyemezse eğer, harfi görür görmez tanıyana kadar bu dersi geçemezdi.
Gördüğünde tanıma bitince üstün okuma başlardı. Üstünlü okumaya hem a, hem e sesleri eklenir, hoca: a e ile – ba be ile – ca ce ile… – ya ye ile – ca ile – ce ile… Diyerek tekrar ettirip, sürekli okutur peşi sıra: ‘çalış’ deyip, diğer öğrencinin dersine geçerdi.
Yaşça büyük talebelerden: “yayeyli caceyli cala cula cap cup” taktiğini yeni öğrenenler, bu cümleyi nakarat gibi tekrar ederlerdi. Tüm harfler hatasız şekilde okunduğunda bir sonraki derse geçenler aralık vermeden, devamlı dersine çalışırdı.
Selcan; ye, lamelif, he, vav… Diyerek soldan sağa doğru da harfleri ezberlemiş; ilerleyen günlerde, tezelden Kur’an-ı Kerim okumasına geçip; Nazmiye Hanım’ın dokuz yaşında hatim ettiği, evlerinin duvarında asılı mushafı kucağına almıştı.
İyi okuyan talebeler; Tepecik mevkiinde bulunan, çok eski bir medresenin hafızına gönderilirdi. Köye göç gittikleri zamanların birinde Hafız’a denk gelmişler; Hafız da babasına: “Osman, bu kızı okut” demişti fakat kızın aklına; bahsedilen okuma türünün hangisi olduğu gelmemişti.
Öğle ezanı sesiyle talebeler bir koşu; ıhlamur ağacının etrafını dolaşır; -Allah kefil- yağdığında yağmur altında olan üç çeşmeden, abdest alıp camiye hücum eder, en güzel tesbahı alabilmek için de itişip kakışırken, camiden şamata sesi yükselirdi.
Gürültüyü duyan Hoca ise: ‘sessiz olun’ ikazını yapar; çocuklar ses etmezler fakat birbirinin ellerinden, en güzel tesbahı alabilme mücadelesi suskunlukla devam ederdi.
***
Öyküdeki Anlamı | Pasa Söylemek: Kişilerin amacına yönelik, önemli gördükleri bir konuyu sürekli anlattığı konuşma biçimidir.
Cümle içinde şu şekilde kullanıldığı da görülür: “Deli mi var karşında? Sürekli aynı şeyleri (pasa) söyleyip duruyorsun.”
Fatma Civelekoğlu Geçer
***
‘Pasa’ Söylemek Anlamı Üzerine Birkaç Kaynak Bilgileri:
PASA: [Dülgerlik] Tavan ve kaplama tahtalarının yan yana konulması halinde, aralarında kalması tabii olan aralıkları kapamak ve zamanla bu tahtalar kuruyup açıldığı vakit mezkûr aralıklar görünmemek ve hava geçirmemek için aralıklar üzerine mıhlanan ensiz, ince uzun tahta çıtalar. ARSEVEN, CELAL Esad, Sanat Ansiklopedisi, Cilt IV, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1975, Sayfa: 1595
PASA: [zarf] Ardı kesilmeden, sürekli, durmadan. ÖZTÜRK, Özhan, Karadeniz Ansiklopedik Sözlük, II. Cilt, Heyamola Yayınları, İstanbul, 2005, Syf: 938
PASA ETMEK: Elden ele geçirmek. KANAR, Mehmet, Prof. Dr. Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul, 2011, Sayfa: 1019
Personel İstihdamı Nasıl Olacak?
1
Sokak Hayvanları Uyutulmalı Mı, Uyutulmamalı Mı?
1518 kez okundu
2
Karadeniz Bölgesinin Geleneksel Halk Oyunu “HORON” Çambaşı Yaylasında Hayat Bulacak
1497 kez okundu
3
Ünye’ye ikinci TOKİ Nereye Yapılacak ?
1398 kez okundu
4
2025-2026 Eğitim Öğretim Yılı Kantin Fiyatları Açıklandı
1366 kez okundu
5
Oda Arkadaşım../ Berkay GÖKTAŞ
1206 kez okundu
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.