DOLAR

43,2025$% 0.05

EURO

50,3918% 0.17

GRAM ALTIN

6.390,40%-0,62

a

Yepelek / Fatma Civelekoğlu Geçer

YEPELEK.

Engebeli setten yukarı giderek bahçe yoluna ulaşan Nazmiye Hanım’ın eli-kolu boş şekilde erik ağacının kıyısına varmıştı. Çay servisini götürürken az önce gayriihtiyari gözüne takılan o eriği dalından koparıp yürümeye devam etti. Dışını parlatmak için sol kolunun üstüne silip temizledi. Ağzına atarak bi ısırım kopardı, peşinden ikinciyi ardından çividiyle birlikte yuttuğunda evin de altbaşına (alt tarafına) gelmişti. Çividini yuttuğu meyveleri az miktarda tüketirken eşiyle birlikte özellikle kokulu* üzümün kabuğunu, kirazın ise çekirdeğini çıkarmadan ekmekle aş ederek bir öğün yemeğe alışkındılar.

O fark etmeden, eriği dalından çekip aldığı esnada Anadolu azameti sessizce kanat çırparak yanından geçmişti. Yüksek rakımlı arazinin dağına, bayırına, her yanına uçan kelebek yaban menekşesine kondu. Beyazı ne tam bembeyazdı, ne de sarısı tam sarıydı; incecik, yepelek (hafif) kanatlarında birer siyah noktası vardı. Yağmur yağdığında uçamaz, güneşli günlerde de mektep öğrencileri kara noktasına bakarak uzaktan uzağa seyreder, kimisi de yolcak (yol boyu) ardı sıra koşarak kovalamaya çalışırdı. Bir seyreden, bir kovalayan bir de yakalamaya çalışanlar olur, çocukların boyuna yakın alçak mesafeden uçuyorsa eğer, eller birbirine hemen yanaştırılıp (koşmak) seyiderek yakalanır, istiridye kabuğu gibi avuçlar: “kaçmasın” diye birbirine kapatılırdı… Oksijeni yetersiz, alanı dar yere hapsedilen narin canlı, elin içinde sürekli kanat çırpar, o çırpındıkça zerre-i miskal kadar tozları düşer; bir süreden sonra havāsı (hevesi) geçen çocuk, koşmānı açarak yeniden onu coğrafyasına bırakırdı. Neye uğradığını şaşırmış halde uçup giderken, çiçeklere, yapraklara, otlara, bütünüyle doğanın gözüne konan kelebeğin avuç içine bıraktığı rayihası cennet kokusuna benzerdi…

Düz yerde oturan Mustafa Bey biraz beri gelerek tepsiye yanaştı. Eliyle çaydanlığın üstüne örtülü elbezini alıp diğeriyle de kulpundan tutarak sırayla çay aktardı. Üçüncü boş bardağı: “kirlenmesin” diye tablanın köşesine doğru itti. Kendi bardağına şeker koyup karıştırdığında ötekinin içine kaşığı bırakıp arkadaşına: “Aga gel, sōmadan içelim” diye seslendi. Çayından bi yudum içince, gözü uzakları çekermiş gibi sabit bir noktaya bakarak daldı. Dalıp gittiği o yerde, bāmat edilirken dalın gövdesinden etrafa sıçrayan yongalar (çakak) vardı…

Arkadaşı çağırdığında cevap verememiş bu yüzden seslice: “Yüzon” diyerek işi olduğunu ona duyurdu. Osman Bey sohbete ara verilen bu kısa an da, kalınlığı kendi bileğini aşan ganedin bıyıklı çotanaklarını sayıyordu. Bastığı yer yama olsa kolaylıkla sayamaz ayakkabısı kayabilirdi. Bayır da, bahçe de yürünen kaymaz kara lastiği en son çocukken giydiğinde, atı Sis de o zamanlar yanında, birlikte yeyle cenik gezerlerdi… Çotanaklarını saydığı dal, asmalı kestane ağacının tam tersi istikametinde; -sanılır ki ondan kaçıyormuşçasına- setin düzüne yönelip gövdesini eğmişti. Yüzon, yüzyirmi, yüzotuz derken hiç üşenmeden hepsini saymış ister istemez neşelenmişti. Her yıl bahçenin belirli ocaklarındaki dalları sayarak kendine ēlēnçe edinir, toplanmamış mahsulün kilosu evvelden tahmin edilerek fındık kesi işlemi yapılırdı. Mayıs fındığı doğduktan sonra gelişigüzel yapılan sayma işlemi, arkadaşının olduğu ana denk gelmişti.

İşi bitince ağır usul ötebaştan gelip oturacağı yeri kestirmeye çalışarak çay tepsisine yanaştı. Genellikle bahçe içindeyken oturmamaya özen gösterir, üstünü-başını kirletmek istemez, tirendez davranırdı: “yarın haftasonu nasılsa” diye düşünüp: “kıyafetler yıkanacak” şimdicek ota-çimene değse bile telaşa gerek duymadı.

Dalgın gözleriyle Mustafa Bey: “bu senede fındık ağası sensin” dedi.

Hangi şekilde oturacağının hesabını yapan Osman Bey: “Çuvala girmeden bu işler belli olmaz” diyerek bir elini yere koyup topraktan destek aldı. Sol dizini iki büklüm toprağa yatırıp yara otunun üzerine oturdu. Oturduğu alanın etrafı, tohumlu yepelek ot, dizenli yer çileği, karahindiba, küpe çiçeği, yaprağı pancara benzeyen üstü tüylü otun orta yerinden dimdik uzayan ince sapında kat kat morlu pembeli çiçek açan yabanilerle çevriliydi. On adım ilerideki obuz kenarlarında boyu posu iri olan paldırlar, bahçe içinde büyüyen otlardan gür ve farklı olur, şennik (küçük tarla, avlu) için kazmalanan toprakta da mendek, hoşkıran bitkileri kendiliğinden büyürdü. Rüzgârı sert, kışı çetin geçse de, havası tertemiz solunurken boğaz sızlatır, bu dağlarda ekilip dikilen her şeyin yalancı maydanoz, yalancı pancar, yalancı anuk… yabanisi mutlaka bulunurdu.

Sırtını setin yamasına çevirmişti. Pergel gibi bükmeye çalıştığı sağ dizini dirgen yapmaya çalıştı. Aslında bahçedeyken caydak (çıplak) toprağa oturmaz velev ki dinlenmek için oturacaksa, hep bu şekilde olur, iki dizini kırıp da üzerine oturduğu vakitler sadece namazını kılarken görülürdü. Zaten kilosu da her an her yerde oturmaya elverişli değildi. Tablaya uzanarak bardağına şeker koyup karıştırdı, kaşığı içinden çıkarıp tepsinin bi kenarına bıraktı. Gözleri Kıran dağlarına (Melikli Köyü) bakarken, kendisi de tüm varlığıyla Okçu Köyünde çayını yudumluyordu…

Mustafa Bey dalgın halinden bir nebze olsun silkinmişti fakat yine de: “kızını istemeye geleceğiz” diye haber gönderen aile hakkında gave de duyduklarını düşünüyordu. Çayı bitince bardağını tepsiye bırakıp sohbete kaldığı yerden devam etti. Osman Bey: “Kimmiş, neciymiş öğrendin mi?” diye arkadaşına soru sormuşken dömbek bir arı (dombulcak arı) bek sesiyle vızıldayıp küpe çiçeğine konmuştu…

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Ata’yı Birlikte Andılar.

HIZLI YORUM YAP

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Araç çubuğuna atla